Lise yılları boyunca önünden geçtiğim, avlusu çeşitli meyve ağaçlarıyla dolu, iki katlı şirin bir bina idi o ev. Sarı renge boyalı duvarları, bahçe duvarının dışına sarkan elma, vişne, kiraz ağaçları. Bana çocukluğumun evini hatırlatırdı.

Çocukluğumun evi, önünde bostanı, söğüt ağaçları, tavuk kümesi ve kerpiç duvarları ile şehre uzak toprağa yakın bir yerdi. Duvarların kerpiç ve ahşap karışımı olmasından olsa gerek kışın çetin soğuklarında soba ısısı içeriyi yeterince sıcak tutardı. Kışın olduğu gibi yazın da duvarlar serin kalmasını sağlardı evimizin. Bostandan topladığı domatesi, biberi, fasülyeyi söğüt ağacının gölgesinde ayıklayan annem ile yanık benizle buğday hasatından dönen babam söğüt gölgesinde oturur, yaz güneşinin sıcağını yeşil yapraklar ile perdelerlerdi. Biz ise oyun oynamaktan yorulmuş halde söğüt gölgesi altında karpuzlar yerdik. O günlerde üreten, ürettiği nispette tüketen bir hayatımız vardı. Üretirdik, üretmenin neşesiyle neşelenirdik. Kümeste yumurtalar, bostanda sebzeler, tarlada arpa-buğday.

Derken, ağır ağır tüketim dünyasının esaretine biz de girdik. Nasıl olsa manav geliyor köye, bostana hacet kalmadı diyerek ilk önce bostanı kaldırdık evin önünden. Sonraları tahtadan, topraktan usandık artık diye beton bir ev kondurduk bostanın yerine. Evimiz modernleşmiş, eski evimiz yıkılıp yerine garaj yapılmıştı. Modern binanın önünde kümesler kendine yer bulamadı tabi ki. Bostanı, kümesi bir kaç sene içinde çıkardık hayatımızdan. Avludaki söğüt ağacı toprağa yıkılıverdiğinde çok şey değişmişti hayatımızda. 
O günden sonra üretimden tüketime doğru giden yolda geri dönülmesi mümkün olmayan mesafelere ulaştık. Önce domatesi, biberi manavdan almaya başladık. Bir kaç sene sonrasında yumurtayı bakkaldan… En son tarlalarımızı yaban otlara terk eyledik. Nihayet unumuzu satın almaya başladık. Derken, değirmenler kapandı bir bir. Ekmeğimizi satın almaya başladık.

Neyse mevzuyu dağıtmayalım. Çocukluğumun evine özlemimdem olsa gerek, o evi oraya benzetirdim kendimce. Ve o yüzden  uzaktan da olsa sahiplenir, severdim sahibini bile tanımadığım o evi. Dört sene boyunca önünden geçtim, hayranlıkla, gıpta ile ağaçları seyrettim, kuş seslerini dinledim. Civarda tek kalan evlerden biriydi. Mahallede evler teker teker yıkılıyor, yerlerinde çok katlı binalar yükseliyordu. Şehrimiz kentleşme(!) yolunda hızla ilerliyordu. Bir tek o ev kaldı kentleşmeye direnen, tepeden bakan apartmanların altında duvarların ardına saklanan bir kaçak gibi küçüldükçe küçüldü.

Seneler sonra bir vesile ile o evin olduğu sokaktan geçmek durumunda kaldım. Bilmeden, düşünmeden, hatıraların gölgesinde ağır adımlarla yürürken o evin yerinde olmadığını farkettim. Yoktu işte! O evin yerinde iş makinelerinin toprakla, taşla mücadelesine şahit oldum. Meyve ağaçları şimdi oduna dönmüş, inşaat demirleriyle birlikte yolun bir kıyısına yığılmışlar. Biraz şaşkın, biraz mahcup, biraz mahzun yürüdüm yoluma. Yıkılıcağını hiç hayal etmemiş, evin ebediyete intikal edeceği vehmini içimde taşımıştım.

İşin aslını biraz soluklanayım diye oturduğum çay bahçesinde öğrendim. Çay bahçesinde konuşulanlar da o ev ile alakalıydı. İhtiyar ev sahibesi ölünce çocukları müteahhite teslim etmişler evi. İki kardeşe ikişer daire düşecekmiş inşaat tamamlanınca. Senelerce kentleşmeye direnen, evi yıktırmayan da ihtiyar hanım efendi imiş.

39 yorum:

  1. Arif Bey keyifle okudum , üzücü olsa da sonu...

    YanıtlaSil
  2. köylerde bile artık herşey hazır satılıyor. ülkede tarım bitiyor. eskiler neden çok sağlammış çünkü herşey doğalmış, betonlaşmış şehirler, betonlaşmış kalpler...

    YanıtlaSil
  3. Çok yazık olmuş, keşke Çocukları da kadının gösterdiği direnişi gösterebilselerdi :)

    YanıtlaSil
  4. Harika bir anlatım . Özellikle girişi çok iyi keyifle okudum teşekkür ederim

    YanıtlaSil
  5. Düşündürücü bir yazı. Kaleminize sağlık...

    YanıtlaSil
  6. SİZE KATILIYORUM, ESKİ GÜNLERİ ARAR OLDUK.

    YanıtlaSil
  7. Yeni gençlik yıllarım daha güzel ev, daha güzel mahalle hayalindeydi...yıllar geçip o yerlerin değerini anlayınca istekler, düşler yine eskiye dönmek oldu. Köyden kente göç, tersine dönüyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yakın zamanda kentten köye göç gibi bir akım başlar belki de.

      Sil
    2. K.Deniz de başladı çoktan, belki başka bölgelerde aynı durumdadır :)

      Sil
    3. Her bölgede öyle bir kıpırdanma var gibi.

      Sil
  8. kıyamam birçok şirin evin sonu şehirlerde böyle oluyor zaten..sonra avrupaya gezmeye gidiyoruz görüyoruz böyle şirin evleri ah vah ediyoruz dönüyoruz...

    YanıtlaSil
  9. Tabii ki zaman ilerler, devir değişir, farklı alışkanlıklar belirir ama bazı değerleri de mümkün olduğunca korumak gerekir. Paraya tapmanın sonu nereye varacak düşünmek bile istemiyorum. Yazınızı okuyunca baba tarafından hemşehrisi olduğum Gemlik'te insanların yavaş yavaş zeytinlikleri iptal edip yerine binalar dikmeleri geldi. Çünkü bu zamanda ekonomik olarak zeytinciliği sürdürmek zor. Oturduğun yerden kira geliri elde etmek ise kolay. Hele hele Arap kiracılar bulursan. Bu aşamada ırkçılık yapmıyorum. Bu bir tespit. Örneğin bahsettiğim ilçede Arap turizmine, yerleşimine yönelik hareketler çok belirgin. Zeytin ağaçlarını kes, yerine körfez manzaralı lüks evler kondur. Kişisel olarak insanlar maddi açıdan geleceklerini düşünerek -geniş açıdan bakmayarak- böyle hareketlerde bulunuyorlar, burada devletin devreye girip tarımı, kültürü, sosyal yapıyı koruması gerekir. Ama ne yazık ki asıl destekleyici onlar. Üzücü.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bütün sahil kesiminde benzer bir durum var maalesef.

      Sil
  10. İlkokul yıllarında yerli malı haftasını kutlardık. Topraklarımızda üretilen besinleri öğrenir, onları tüketirdik. Kilometrelerce yol alıp, tazeliğini yitiren meyve ve sebzeler gibi, yaşam konfor alanlarımızda yerle bir oldu. Bahsettiğiniz bahçeli ev gibi, beslenmek için seçtiğimiz ürünlerde betonlaştı.

    Bloğunuzu yeni keşfettim ve takibe aldım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorum için teşekkürler. Yerli malı haftası uygulaması şimdi de var. Ne yazık ki yerli mallardan çok yersiz mallar çoğunlukta oluyor.

      Sil
  11. hüzünlü ve duygulu ama çok güzel yazmışsın :)

    YanıtlaSil
  12. Çok hislendim okurken. Ben de küçüklüğümün olduğu yerlere sırf bu yüzden gitmek istemiyorum. Çok güzel bir nostalji yazısı olmuş Arif oğlum.
    Artık ülkemizde tarımcılık bitti bitiyor. Bu çok üzücü bir durum tabii. Umarım daha da kötüye gitmeyiz. Emeğine sağlık. Sağlıcakla kal Arif...

    YanıtlaSil
  13. Şimdi herkeste benzer düşünce. Normal yollarla ev alamayan adam bunu düşünür oldu zaten. Atası ölse de evi satsa veya müteahhite verse...

    YanıtlaSil
  14. Her şey daire oldu hayatımızda.

    YanıtlaSil
  15. İşte tastamam benim bulunduğum köyü tarif ediyor diye geçirdim içimden okurken. İçinde direnenler oldukça o evler yaşayacaklar ama sonra... ya sonra? En azından teslimiyet bayrağını çekmeyen böyle iki katlı, bahçeli bir ev biliyorum, hem de Karşıyaka' nın göbeğinde. Umarım bir kale gibi dimdik ayakta kalır hepimiz için. Teşekkürler bu güzel yazı için.

    YanıtlaSil
  16. Apartman dairelerinin yeniliği, temizliği aklımızı çeliyor. ama rüyalarımızda hala o eski evi görüyor, bahçesinde geziniyor, ağaçlarından meyveler topluyoruz...

    YanıtlaSil
  17. Düşündürücü, üzücü ama gerçek bir yazı....

    YanıtlaSil
  18. Çok güzel bir yazı teşekkürler...

    YanıtlaSil

Blogger tarafından desteklenmektedir.