Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hikaye etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

O Ev

Lise yılları boyunca önünden geçtiğim, avlusu çeşitli meyve ağaçlarıyla dolu, iki katlı şirin bir bina idi o ev. Sarı renge boyalı duvarları, bahçe duvarının dışına sarkan elma, vişne, kiraz ağaçları. Bana çocukluğumun evini hatırlatırdı. Çocukluğumun evi, önünde bostanı, söğüt ağaçları, tavuk kümesi ve kerpiç duvarları ile şehre uzak toprağa yakın bir yerdi. Duvarların kerpiç ve ahşap karışımı olmasından olsa gerek kışın çetin soğuklarında soba ısısı içeriyi yeterince sıcak tutardı. Kışın olduğu gibi yazın da duvarlar serin kalmasını sağlardı evimizin. Bostandan topladığı domatesi, biberi, fasülyeyi söğüt ağacının gölgesinde ayıklayan annem ile yanık benizle buğday hasatından dönen babam söğüt gölgesinde oturur, yaz güneşinin sıcağını yeşil yapraklar ile perdelerlerdi. Biz ise oyun oynamaktan yorulmuş halde söğüt gölgesi altında karpuzlar yerdik. O günlerde üreten, ürettiği nispette tüketen bir hayatımız vardı. Üretirdik, üretmenin neşesiyle neşelenirdik. Kümeste yumurtala...

Huzursuz Bacak-KitapYorum(26)

'İçimde yıllar sonra memlekete dönmenin sevinci, ellerimde bavullar, havaalanının kalabalık telaşından kurtulup bir taksiye doğru yürürken azıcık terlemiş alnıma huzurun sessiz, sakin, ama garip bir şekilde ürpertici eli dokunuverdi.' cümlesiyle başlıyor hikayemiz. Bu girizgahtan sonra doktorasını tamamlayıp Türkiye'ye dönen Ömer Faruk'un yaşadıklarını adım adım takip ediyoruz. Günün akşamında bu değişime isyan edercesine bir bacak ağrısı başlıyor kahramanımızda. Esasında ağrı da değil, bir huzursuzluk. Huzursuz bacak. Attığı her adımda Ömer Faruk, bizlere kişilerin ve kurumların nasıl değişime uğradığını gösteriyor. Gençlik yıllarında ortak emeller taşıdıkları arkadaşlarını ziyaret ediyor bir bir. Her biri bir iş tutmuş, herkes yolunu almış. Birçoğu gençlik emellerini çoktan unutmuş. Çocukluğunuzun geçtiği mahalleye uzun bir aradan sonra gelirsiniz de hatıralarınız depreşir ya hani. Eski lezzeti yakalayacağınız düşünürken derin bir hayal kırıklığı gelir adımları...

Eğitim Hikayedir!

Başlığı okuyunca eğitimi boşverdiğimiz, zannedilmesin. ‘Eğitim hikayedir’ sözünü gerçek anlamında kullanıyoruz. Gayemiz, eğitimde hikâyenin ehemmiyetini vurgulamak. Bu açıklamayı yapıyoruz, zira kullandığımız kelimeler yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermesin. Hikâye kelimesini boş, önemsiz, uydurma gibi anlamlara gelecek şekilde; ‘ okumak falan hikaye, bu devirde popçu/topçu olacaksın ’, ‘ helalmiş, harammış hikaye, ben aldığım paraya bakarım’ gibi cümleler içerisinde görebiliyoruz. Zaman zaman da eğitim sistemiyle alakalı tartışmalarda ‘ eğitim falan hikâye oldu artık ’ şeklinde bir cümleye muhatap olabiliyoruz. Eğitim hikâyedir, diyoruz. Çünkü eğitimde hikâye ve hikâyeleştirme çok önemli bir yer ihtiva ediyor. Anlatması namümkün olan, anlaşılması muhal mevzuları hikâye metodu ile anlatabilmek mümkün. Hem de dinleyenleri sıkmadan vermek istediğimiz mesajı ulaştırmış oluyoruz. Hikâye de bir metod ve eğitim işini icra ederken kullanabileceğimiz metodlardan bir tanesi. Her yaş ...

Kütüphane'ye Giden Yol - 3. Bölüm

Hasan hoca’dan aldığı kitabı iki günde bitirdi. Vaktinin tamamını kitap okumakla geçiriyordu neredeyse. Okulda tenefüslerde, evde hemen her vakitte kitap okuyordu. Annesi, sadece kitap okumakla ödevlerini ihmal ettiği serzenişinde bulunurken, yemeklerini bile tam tamına yememekle suçluyor, kızıyordu Murat’a. Hasan Hoca’nın yanına gittiğinde okuma kültürüne dair yeni bir şey daha öğrenmiş oldu: kütüphane üyeliğinden sonra kitap takasının da okumada önemli bir yeri olduğu. Hasan Hoca sınıfındaki bir arkaadaşının ismini söyleyerek, bugün onun da kitap değiştirmeye geleceğini, isterse ondaki kitapla elindeki kitabı takas edebileceklerini söyledi. ‘ Kitapları incelersiniz, ilginizi çekerse değiş tokuş yaparsınız. İlginizi çekmezse size hitap eden bir kitap buluruz elbet. ’ Kitap takası yapmalarının üçüncü gününde Sitem’i de okuyup bitirdi. Sitem, Mavi Gözyaşı ile takas ettiği kitaptı. Ahmed Günbay Yıldız’ın bir başka kitabı. Bu kitabı daha çok sevmişti: İdealist bir öğretmenin genç...

Kütüphaneye Giden Yol - 2. Bölüm

Ertesin günün ilk tenefüsüydü. Tenefüs zili çalmasına rağmen dışarı çıkmamış, sırasında oturmaya devam ediyordu. Hasan Hoca’nın Murat’ı çağırdığını söyledi bir öğrenci sınıfın kapısından. Söyledi ve beklemeden gitti. Akşam yaşadığı hayal kırıklığı yeniden hatırına düşüverdi birden. Ağırhareketlerle kalktı yerinden. Ve gene ağır adımlarla gitti Hasan Hoca’nın yanına. Hasan Hoca önüde yarım düzine kitap olduğu halde öğretmenler odasında oturuyordu. Hasan Hoca’nın ‘ kitap bulup bulamadığını’ sorması üzerine kütüphanede olanları anlatmaya başladı. Mahcubiyetini gizlemek isteyen bakışları sağa sola kayıyordu istemsizce. Hasan Hoca Murat’ın mahcubiyetini azaltmak ister bir tonda konuştu: ‘ Olsun’ dedi, ‘ Her şey bir öğrenme vesilesidir. Bu vesileyle kütüphaneye üye olunması gerektiğini öğrenmiş oldun. Kütüphane müdavimi olmak için de ilk adımı atmış oldun. ’ Hoca’nın kütüphane olayı hakkında yorumu bu kadar oldu. ‘Nasıl’, ‘Neden’ gibi sorgulamalara alışık Murat, Hoca’dan da bu tür sor...

Kütüphaneye Giden yol - 1. Bölüm

(Çamlıca Araştırma Kütüphanesi/İstanbul) Günün son dersinde okuduğu hikâyeyi çok sevmişti. Türk Dili ve Edebiyatı ders kitabında yer alan hikâyeyi okumuşlardı sınıfça. Sevincini izhar etmek istiyor, içinde yeni hikâyeler okumak için bir kıpırdanma olduğunu birileriyle paylaşmak istiyordu. Fakat oldu olası içe kapanık bir kişiliği olduğundan kimseyle paylaşmadı sevincini. Ders saatinin bittiğini gösteren zil çaldığında biyoloji öğretmeninin yanına koştu hemen. Nedenini bilmese de Biyoloji Öğretmeni Hasan Hoca’nın yanında kendini rahat hissediyordu. Derste okudukları hikâyeyi anlattı, hocasına. Kitap okuma isteğinin arttığından dem vurdu. ‘Ne okusam acaba?’ sualinden sonra Hasan Hoca; ‘Oku da ne okursan oku, yeter ki oku! Önce hikâye ve roman okumaya başla’ dedi. Hasan Hoca’nın verdiği cevaptan sonra soluğu kütüphanede aldı. Kütüphanenin önüne geldiğinde saat 16:30’u gösteriyordu. Bilmediği bir mekâna adım atmanın ürkekliği ile camları afişlerle kapanmış kapıdan içeri gir...

Kimim Ben?

Ağır ağır çekiliyor bulutlar gökyüzünden. Parça parça yıldız kümeleri arasında süzülen hilal bulutların ardında kendini gösterme gayretinde. Süzülmeye devam ediyor. Islak kaldırımlar baharın kokusunu, o çok sevdiğimiz yağmur sonrası toprak kokusunu, soluduğumuz havaya ulaştırıyor. Her yağmur sonrası olduğu gibi, caddelerde bir telaş: insanlar çekildikleri kuytulardan çıkmaya başlıyorlar. Vakit gece de olsa kaldırımlar yürüyen, koşan, telaşlı, umursamaz adımların altında gömüldükçe gömülüyor toprağa. Gökyüzünde salınan yıldızlar çoğaldıkça, sokakların sessizliği de artıyor ve el ayak çekiliyor ortalıktan. Gökte çoğalan yıldızlar gibi zihnimde çoğalıyor sorular, düşünceler… Tıpkı yıldızlar gibi düşüncelerim: belirsiz, dağınık, boşlukta sallanır gibi, yakın gibi ama uzak, tutmaya çalışsan olmaz. Karmakarışık. Yıldızlar gibi intizamsız ve dengesiz. Her an kaybolmaya hazır, her an var olmaya hazır. Bir düşün ortasında mıyım? Bir hayalin içinde miyim? Kendimde miyim? Bilemiyorum. ...

Bir Şehirle Tanışma Hikayesi: Mardin - 3

Kısıtlı vaktimizde minik bir gezinin sonuna geliyoruz ağır ağır. Mardin'in yöresel lezzetlerini tatmadan gitmek olmaz düşüncesiyle tavsiye üzerine Sultan Sofrası lokantasına giriyoruz. Ne çok dar ne çok geniş olan alana lükse kaçmadan yerleştirilmiş masa ve sandalyeler. Biraz bekleyişten sonra siparişler geliyor: Mardin Kebabı, Mardin etli ekmeği, kaburga dolması ve şembeşekten(şam böreği) oluşan bir servis tabağında. Adana Kebabı'na benzeyen Mardin kebabı, et ile hamurun içiçe geçtiği etli ekmek, Şam börek ve kaburga dolması yemeye değer. Birbirinden lezzetli yemekleri tadarken, bölgenin kendine has kabında ikram edilen ayranla yüreğimizi ferahlatıyoruz. Günün sonlarına doğru yaklaşıyorken, güneş taş duvarlar arasında parıltılarını toplamaya başlıyor. Belki talihimizden, belki dikkatsizliğimizden Mardin semalarını süsleyen güvercinleri göremeden şehirden ayrılma vaktimiz geliyor. Çatıların üzerinde oyunları, taklaları ve ani manevralarıyla izleyenleri mest eden bir kaç ...

Bir Şehirle Tanışma Hikayesi: Mardin-2

Kahve ve sabun kokuları içimi ürpertirken, hayran gözlerle etrafı süzerek ilerliyorum. Yokuşa yukarı attığım her adım yeni bir heyecan getiriyor yüreğime. Damları, dar sokakları, dar sokaklarda yürüyen atları, vitrinleri süsleyen eşyaları, taş duvarları heyecanlı gözlerle süzüyorum. Bir müddet amaçsız yürüyüşten sonra Ulucami yazan levhanın peşine takılıp ağır adımlarla merdivenlerden oluşan dar sokaktan iniyorum. İhtişamlı minaresi ötelerden gözüken caminin avlusundayım. Dikdörtgen avlunun orta yerinde sekiz köşeli bir sebil, hemen yanında sebili gölgeleyen bir ağaç. Avlunun öbür ucunda minarenin bulunduğu dama uzanan merdiven. Damın köşesinde kare şeklinde başlayıp, yuvarlak olarak devam eden minare. Birbiriyle uyumlu evlerin arasında caminin damında bulunan kubbenin ayrıcalıklı bir duruşu var. Birbirine paralel sütunların oluşturduğu caminin içi de avlu gibi dikdörtgen biçiminde. Ahşap giriş kapısının karşısı sayılabilecek bir noktada mübarek sakalı şerif ziyaretçilerin ilgisini...

Bir Şehirle Tanışma Hikayesi: Mardin -1

Askerliğimi Mardin’in Midyat ilçesinde tamamlayışımın üzerinden neredeyse iki sene geçiyor. Askerlik dönemine ait hatıralar gözümde canlanıyor; hüzünlü, hasretli, neşeli hallerim gözlerimin önünden geçerken, soluduğum hava tatsızlaşıp, içimde biriken sesler boğazımda düğümleniyor. Askerlik günlerimin neredeyse her anında yanımda bulunan, samimiyetleri ve tatlı hatıralarıyla yüreğimde taht kuran iki asteğmen arkadaşıma, İlker ve Oğuzhan ’a, selamlarımı ilettikten sonra Mardin’de geçen bir günü sizlerle paylaşıyorum. Minibüs'ten beton zemine ilk adımı attığım anda bedenimi ve ruhumu sarıp sarmalıyor bilinmeyen bir şehrin yabancılığı: yabancı bir şehirde olmanın getirdiği tedirginlik ve bir şey ararmışçasına etrafı tarayan anlamsız bakışlar. istikametini bilmiyor ayaklarım. Hedefsiz, amaçsız, başıboş yürüyoruz bir müddet. Yanımda Bursa/Mustafakemalpaşalı İlker: veteriner asteğmen. Eski Mardin'e gitmek üzere bekliyoruz durakta. Şehir içi minibüs önümüzde durduğunda kal...

Mahallenin Çocukları

Güne ş li bir bahar ikindisinde sokak ortasında top oynayan çocuklara ili ş ti gözüm. Bahar yelleri tatlı tatlı yüzümü ok ş amadayken çocukları görebilece ğ im bir noktaya geçip oturdum, kaldırım üzerine. Kom ş uluk kültürünün varlı ğ ını devam ettirdi ğ i, herkesin birbirini tanıdı ğ ı mahallemizde yün çırpıyor mahallemizin kadınları, soka ğ ın öbür ucunda. Tüm benli ğ imle çocuklara odaklanmı ş ım. Hatıralar mı sürükledi beni çocukları izlemeye, çocukluk günlerime duydu ğ um özlem mi bilemiyorum. Dertsiz- tasasız, gamsız oyunlar oynadı ğ ım günler çok uzaklarda ş imdi. Hepsi de hayallerden ve hazin hatıralardan ibaret. Enerji yüklü vücutlarıyla bir o yana bir bu yana ko ş up durmada çocuklar. Saf ve temiz yüreklerini ta ş ıdıkları bedenlerinde yorgunluk emareleri, ş akaklarında ter damlaları... co ş kuyla top ko ş turmaya devam etmedeler. Yoldan gelip-geçen arabalar homurdanmalarına yol açsa da, ‘ Gol’ diye ba ğ ırdıkları vakit co ş kuyla haykırıyorlar: homurdanmalarında...

Kozalağın Hikayesi

Mayıs ayının ortalarına doğru, bahar serinliğinin yerini güneşe bıraktığı, baharın coşkusunun kainata yayıldığı günlerdi. Dağlar, ovalar yeşilliğe bürünmüş, çiçekler kainatı süslerken, sular yuvasından taşmaya başlamıştı. Bu günlerden birinde, bir kozalak düşüverdi toprağa. Sımsıkı tutunduğu, ayrılacağını hiç düşünmediği dalından kopuverdi bir anda. Hiç beklemediği bir vakitti, her geçen dakika kozalaklar dalından kopup gidiyor, gidenleri görüyor fakat bir gün kendisinin de dalından kopacağını düşünmüyordu. Açılmaya başlayan pullarının güzelliğiyle övünüyor, açılan pulların toprağa gidişin habercisi olduğunu bilmiyordu. Uzun ince yapraklara kendisinden övgüyle bahsediyor, pullarının güzelliğini anlatarak kendini şenlendiriyordu. Derken toprağa düşme sırası kendisine gelmişti işte.

Sevdadan Kurtuluş Olmaz (Bir Askerin Dilinden)

Bazı zamanlarda dert dinlemek olur işim. Bu zamanların birinde sevdaya tutulmuş bir Mehmetçik’in derdine derman aradık. Saatlerce konuştuk...