22 Mart 2017 Çarşamba

Candan İleri


Askerlik yaptığım günlerde şiir olsun diye peşpeşe sıraladığım dizler. Ne kadar şiire benzedi bilemiyorum. Eski zamanları anarken hatırıma geldi. Paylaşmak istedim. (Bugünlerde askerlik yaptığım günler üzerine çok düşünüyorum galiba.)


Can'ım dolunaylı akşamların tutkunu
Canan'ım lacivertine aşık renklerin
Lacivert gökyüzünde dolunaylı akşamlar
Vaktidir gönülde gamın, kederin.

Mardin akşamları; sıcak ve kuru
Kurulukta yoğrulur sevda hamuru
Canım cananımı arar her yerde
Gözümden süzülür aşkın yağmuru

Gurbette akşamlar hüzünlü geçer
Hüznümün ortağı gökler ve yerler
Lacivert göklerin sessiz çığlığı
Gönlümden gözüme sirayet eder

Gönüller sevdanın kılıfın biçer
Her sevdanın hükmü gönülden geçer
Canımı pazara çıkarsam ne ki
Canansız canın hükmü ne eder.
                                        31.07.2015 - Mardin





Devamını Oku

19 Mart 2017 Pazar

Mim: Sizce Mutluluk Nedir?

Mutluluğun ne olduğu hakkında Her Çocuk Yeni Bir Dünya blogu bir mim başlatmış. Deeptone sayesinde bu mimden haberdar oldum ve hemen cevap vermeye çalıştım. Deeptone'nin ilgili yazısı için buraya. 

Mutluluk nedir?

Bana göre mutluluk; şükretmektir, paylaşmaktır, iyiliktir, sevmektir...
En önemlisi de sevmektir. Sevebilen insan her daim mutlu olabilecek bir şeyler bulabilir bence. Sevebilen, kuşlara, böceklere, çiçeklere, insanlara sevgi ile yaklaşabilen; Yunus Emre misali 'yaradandan ötürü, yaratılanı hoş görebilen' insanlar mutludurlar.
Mutluluk, her insanın içinde saklıdır.
Mutluluk hayatı ertlemeden, anı dolu dolu yaşayabilmektir.
Daha iyi bir dünya için çaba sarfetmek, yaşlılara-çocuklara-tüm insalara sevinç götürebilmektir.
Mutluluk, bir lokma ekmeği bölüşebilmektir.
Ve benim için mutluluk, akşamları eve gelirken oğlumun balkondan baba diye seslenmesidir...


Devamını Oku

15 Mart 2017 Çarşamba

Zihin Kontrol Yöntemleri

Algılarımız yönetiliyor mu? Zihin kontrolü gerçek mi? Çok konuşulan, tartışılan mevzular. 

İnsanların geniş kitleleri kontrol altında tutmak, toplumu yönlendirmek, isteklerini gerçekleştirebilmek hususunda en önemli silahlarından biri zihin kontrolü. Eğitim programları(müfredat) ile, televizyonki reklam ve programlar ile, basın-yayın yolu ile zihin kontrolü yapılabiliyor.  İlaçlar, kimyasal maddeler insan vücuduna/beynine etki ederek zihin kontrolünde kullanılabiliyor. Tabi bu yöntemlerin hiç biri tek başına kitlelerin Zihnini kontrol etmek için yeterli değil. Ancak bir arada kullanıldıkları takdirde geniş kitlelere etki edebiliyorlar. 
Pelin Çift ile Prof. Dr. Sinan Canan’ın hazırladığı Beynin Sırları kitabında zihin kontrol yöntemlerinden bazıları şu şekilde:

  1. Grup Baskısı: Ait olunan grubun değerleri övülürken, diğer grupların değerleri kötü gösterilir. Grup üyeleri, başka grupları kötü olarak algılamaya başlar.
  2. Eski Değerlere Saldırı: En fazla kullanılan zihin kontrol yöntemlerinden biridir. Eski değerlere, kişiliklere, sistemlere, toplumlara ağır eleştiriler şeklinde tezahür eder. Yeni bir fikri kabul ettirebilmek için eski fikirleri değersizleştirerek gözden düşürmek; düzen ve rejim değişikliklerini kolaylaştırmak gibi durumlarda kullanılır. Özellikle siyasilerin kendilerinden önceki dönem ve kişilikleri değersizleştirme çalışmaları bu şekilde zihinlerin kontrolüne misaldir.
  3. Meta iletişim: Konuşma ve yazma esnasında sürekli belli bir kelime grubunu ya da jargonu kullanarak karşı tarafa içerikten bağımsız telkinler verme durumu. Alışveriş yaparken, bu ürünü al-ırsanız… gibi, oyunuzu bize ver-irseniz gibi telkinler verilebilir. Meta iletişimde bende sizdenim, sizden değilim gibi üstü örtülü mesajlar da verilebilir.
  4. Lisan(Dil) suistimali: Lisanın kasıtlı olarak kötüye kullanılması ile insanların lisan yeteneklerini, dolayısı ile düşünme ve algı melekelerini sekteye uğratma durumu. Televizyon programlarında, dizilerde, sosyal medya aracılığı ile çokça kullanılan bir zihin kontrol yöntemi. İnsan lisan ile düşünür, lisan bozulmaya başlayınca düşünce sistemi de bozulur.
  5. Celp edilmiş söz yitimi (Afazi): Kelimelerin anlamlarında karmaşa yaratarak ve aslı olmayan kelimeler üreterek, iletişim yeteneklerini baltalamak ve insanları birbirini anlamaz hale getirmek. Birbiriyle konuşan ve dinleyen iki insanın aynı kelimelerden farklı şeyleri anlaması. Televizyon programlarında çok kullanılabilir. 
  6. Giyim kodları:  Giysilerde belli biçim ve işaretler kullanarak mesajlar verilmesi. Giysilere farklı anlamlar yüklenerek, ,nsanların etkilenmesi durumu.
  7. Slogan atma: En fazla kullanılan yöntemlerden biri. Kalabalıkların beyni yoktur sözünden hareketle, kalabalıkların düşünmeden ve sorgulamadan kabul ettiği bilinciyle kullanılan bir yöntem. Topluluğa ait düşünsel kalıplarının bireyler arasında bilinçsizce ve sorgusuzca kabul edilmesine yönelik sloganların atılması. 
  8. Parasal Bağlılık: Mali kaynaklar üzerinden yönlendirme yapma. İnsanları parasal yönden etki altına alıp, yönlendirebilme durumu. 
  9. Sosyal yalıtım: Tehlikeli veya riskli düşünce sahibi birey ve toplulukların genel topluluktan izole bir yaşam sürdürmesi. Canlı bombaların kimse ile irtibat kurmadan sadece aynı düşüncelerin empoze edilmesi durumu.
  10. Kontrollü Korku: Toplumu ve bireyi sürekli gergin, korkulu, bir halde tutmak üzere senaryolar üretmek. İktidarlar ve yönetimler tarafından halka karşı uygulanan bu yöntemdir. 
  11. Zihin dumuru / Limbik ateşleme: Beyinde, cinsellik, iştah, zevk gibi duyularla ilişkili bölgelerin aşırı olarak uyarılmasını sağlayarak, beynin zihinsel işlevlerini dumura uğratmak, bireyleri zevkperest robotlara dönüştürerek düşünme potansiyelini bertaraf etmek. Yazılı ve görsel medyada cinsellik ve eğlence temasını işleyen programlar.
Devamını Oku

8 Mart 2017 Çarşamba

Bir Şehirle Tanışma Hikayesi: Mardin - 3


Kısıtlı vaktimizde minik bir gezinin sonuna geliyoruz ağır ağır. Mardin'in yöresel lezzetlerini tatmadan gitmek olmaz düşüncesiyle tavsiye üzerine Sultan Sofrası lokantasına giriyoruz. Ne çok dar ne çok geniş olan alana lükse kaçmadan yerleştirilmiş masa ve sandalyeler. Biraz bekleyişten sonra siparişler geliyor: Mardin Kebabı, Mardin etli ekmeği, kaburga dolması ve şembeşekten(şam böreği) oluşan bir servis tabağında. Adana Kebabı'na benzeyen Mardin kebabı, et ile hamurun içiçe geçtiği etli ekmek, Şam börek ve kaburga dolması yemeye değer. Birbirinden lezzetli yemekleri tadarken, bölgenin kendine has kabında ikram edilen ayranla yüreğimizi ferahlatıyoruz.
Günün sonlarına doğru yaklaşıyorken, güneş taş duvarlar arasında parıltılarını toplamaya başlıyor. Belki talihimizden, belki dikkatsizliğimizden Mardin semalarını süsleyen güvercinleri göremeden şehirden ayrılma vaktimiz geliyor. Çatıların üzerinde oyunları, taklaları ve ani manevralarıyla izleyenleri mest eden bir kaç güvercinden daha fazlasını göremiyoruz.
Kahve kokularıyla ciğerlerimiz cezbeye gelmişken, kahve almadan şehirden ayrılmak olmaz. Yemen kahvecisi, Kimkim Spesiyal, Artukbey Kahve Kuruyemiş yanyana, karşı karşıya biri öbürüne mihnet etmeden müşterilerini bekliyor. Biraz telaşlı, biraz aceleciyiz; bir kahve dükkanına adımımızı atıyoruz. Her biri enva-i çeşit olmak üzere kahveler, badem şekerleri, lokum ve kuruyemişler, kolonyalar; Anadolu kilimlerini hatırlatır şekilde renk renk desen desen minik bir dükkan, ruhu bir hoş eden kokular arasında müşterilere kahve ikram eden çalışanlar…
Ellerimizde kahve poşetleri, hediye kutuları; yorgun bedenimize nispet edercesine dingin ve ferahlamış ruhumuzla  şehirden ayrılıyoruz. 

O günden bugüne, hafızamda canlı duruyor hatıralar: Birbiri üstüne yükseliyor gibi duran evler, hepsi birbirinden daha zarif telkariler, güvercinler, daracık sokaklar, dik merdivenler, kahve kokuları, lezzetli yemeler… 
Devamını Oku

5 Mart 2017 Pazar

Bir Şehirle Tanışma Hikayesi: Mardin-2


Kahve ve sabun kokuları içimi ürpertirken, hayran gözlerle etrafı süzerek ilerliyorum. Yokuşa yukarı attığım her adım yeni bir heyecan getiriyor yüreğime. Damları, dar sokakları, dar sokaklarda yürüyen atları, vitrinleri süsleyen eşyaları, taş duvarları heyecanlı gözlerle süzüyorum. Bir müddet amaçsız yürüyüşten sonra Ulucami yazan levhanın peşine takılıp ağır adımlarla merdivenlerden oluşan dar sokaktan iniyorum. İhtişamlı minaresi ötelerden gözüken caminin avlusundayım. Dikdörtgen avlunun orta yerinde sekiz köşeli bir sebil, hemen yanında sebili gölgeleyen bir ağaç. Avlunun öbür ucunda minarenin bulunduğu dama uzanan merdiven. Damın köşesinde kare şeklinde başlayıp, yuvarlak olarak devam eden minare. Birbiriyle uyumlu evlerin arasında caminin damında bulunan kubbenin ayrıcalıklı bir duruşu var. Birbirine paralel sütunların oluşturduğu caminin içi de avlu gibi dikdörtgen biçiminde. Ahşap giriş kapısının karşısı sayılabilecek bir noktada mübarek sakalı şerif ziyaretçilerin ilgisini kendinde topluyor. 

Caminin hemen yanında tarihsel dokuyu modernlikle buluşturan Mezopotamya kafesi. Kafenin damında özel olarak hazırlanmış seyir koltuğu biz içeri girince boşalıyor. Önünde herhangi bir masa veya sehpa olmayan, doğrudan uçsuz bucaksız Mezopotamya ovasına yüzü dönük seyir koltuğu. Mezopotamya ovasına karşı kaçak çaydan yudumlarken şairliği tutuyor insanın: 

Çayın buğusu sevdayla buluşur dudaklarımda
Özlem taşır ufuklara deli rüzgarlar
Güvercinler uçar üstünde başımın
Ayaklar altında Mezopotamya
Sisler arasında bir nazlı gelin
Bahar müjdecisi kocaman ova
(Devamı için tıklayın)

Uçsuz bucaksız ovaya karşı çayımızı içip, şehrin türküsüne eşlik ettikten sonra yeni yaşanmışlıklara uzanmak için geldiğim yolu gerisin geri giderek tekrar ana caddedeyim. Daha yükseğe, yukarılara yürüyoruz. Cadde üzerinde sola dönüp dik merdivenlerden Zinciriye medresesine tırmanıyoruz. Medrese ibadet yeri, ders salonları, şimdilerde medreseyi yaptıran Melik Necmeddin İsa'nın türbesinin bulunduğu oda, talebelerin yattığı oda ve avludan oluşuyor. Avlunun ortasında doğum, hayat, ölüm temsilini vurgulayan çeşme sırasıyla, duvar, sandukayı andıran bir dikdörtgen ve avlunun tam ortasında bulunan havuzdan akıyor. Her devirde azizliğiyle bilinen su duvardan akarken doğumu, dikdörtgen içinde akarken hayatı ve büyük havuzda akarken ölümü yani ebediyeti temsil ediyormuş. Dilimli kubbelerin bulunduğu avludan Mezopotamya'nın hudutsuzluğunu seyretmek mümkün. Kadim şehrin tarihi dokusu ciğerlerimize dolarken çıkışta kullandığımız merdivenden farklı, dar ve karanlık merdivenlerden ana caddeye iniyoruz.

Doğum, hayat, ölüm tasvirini simgeleyen çeşme ve havuz

Bir sonraki durağımız Kız Meslek Lisesi, giriş kapısının yanında bulunan tabelasında yazan eski adıyla Olgunlaşma Enstitüsü. Ana cadde üzerinde yürürken gene sola doğru merdivenleri tırmanarak tarihi binanın bahçe kapısının önüne ulaşıyoruz. Kilitli bahçe kapısından giremesek de merdivenler üzerine oturup soluklanmak, soluklanırken de yeşil tarlaların gri bulutlarla buluştuğu ufukları seyre dalmak için ideal bir yerdeyiz. Şehrin büyüsüne kendimi kaptırmışken 'Mardin'in esprisini biliyorsun abi?' diye yanımıza sokulan iki çocuğun sesiyle kendime geliyorum. Neymiş Mardin'in esprisi diye sormaya fırsat bırakmadan süratle konuşmaya başlıyorlar: aynı anda, süratle ve tekerlemeye benzeyen espiriye ritim katarak. Ritimli ve kafiyeli, şiirsel bir söyleyiş. 'Eskiden evlerde' diye başlayıp 'küçük tokmak kadınlar için, büyük tokmak erkekler için' diye devam tekerlemeyi 'bizde buradan okul harçlığımızı karşılıyoruz' diye sonlandırıyorlar. Çocuksu bir gerçekçiliğin hakim olduğu koyu bir sohbetin ortasında buluyorum bir an sonra kendimi. Mardin'in hikayelerinden, çocukların hayallerinden bahsediyoruz. Çocuk yüreğinin saflığını duyuyorum doğu şivesine has kelimelerinde.

* Mardin hakkında yazının başlangıcı için, tıklayın
Devamını Oku

28 Şubat 2017 Salı

Bir Şehirle Tanışma Hikayesi: Mardin -1


Askerliğimi Mardin’in Midyat ilçesinde tamamlayışımın üzerinden neredeyse iki sene geçiyor. Askerlik dönemine ait hatıralar gözümde canlanıyor; hüzünlü, hasretli, neşeli hallerim gözlerimin önünden geçerken, soluduğum hava tatsızlaşıp, içimde biriken sesler boğazımda düğümleniyor. Askerlik günlerimin neredeyse her anında yanımda bulunan, samimiyetleri ve tatlı hatıralarıyla yüreğimde taht kuran iki asteğmen arkadaşıma, İlker ve Oğuzhan’a, selamlarımı ilettikten sonra Mardin’de geçen bir günü sizlerle paylaşıyorum.

Minibüs'ten beton zemine ilk adımı attığım anda bedenimi ve ruhumu sarıp sarmalıyor bilinmeyen bir şehrin yabancılığı: yabancı bir şehirde olmanın getirdiği tedirginlik ve bir şey ararmışçasına etrafı tarayan anlamsız bakışlar. istikametini bilmiyor ayaklarım. Hedefsiz, amaçsız, başıboş yürüyoruz bir müddet. Yanımda Bursa/Mustafakemalpaşalı İlker: veteriner asteğmen.

Eski Mardin'e gitmek üzere bekliyoruz durakta. Şehir içi minibüs önümüzde durduğunda kalabalığın arasında bir ses geliyor kulaklarıma: doğu şivesinin hakim olduğu bir söyleyiş, kalabalığın uğultusundan daha baskın. Yeşilçam filmlerinde 'aksaraayy, aksarayy, Sarıyer' diye bağıran muavinleri hatırlatan bir ses. 15-16 yaşlarında, sesi yeni yeni kalınlaşmaya başlamış bir delikanlı. Muavinliğini yapıyor minibüsün, 'gel abi, eski Mardin'e gider, ordan da geçiyoruz abi, kaptan inecek var' gibi sözler doğu şivesinin kedine has güzelliğiyle çıkıyor dudaklarının arasından.

Minibüs'ten iniyoruz mazinin izlerini taşıyan evlere uzanan sokakta. Cadde üzerinde yöresel eşyaların, telkarilerin satıldığı dükkanlar, yöresel yemeklerin yapıldığı esnaf lokantaları ile lüks restoranlar, sıra gecelerinin yapıldığı konaklar ile 'canlı müzik vardır' tabelaları camlarını süsleyen kafeler, dik yamaçlara doğru inişli-çıkışlı dar sokaklar. Dar sokaklarda, cadde üzerinde gidip gelen, kimi eskiden olduğu gibi şalvarlı, kimi modaya uygun giyinen, kimi artistik güneş gözlüklü, kimi başında uçları püsküllü örtüleriyle dolaşanlar(sonradan bu örtüye kefiye denildiğini öğreniyorum) yürüyen insanlar. At ve arabaların yük ve yolcu taşımacılığında rastgele kullanıldığı, nal izlerinin lastik izleri arasında kaybolduğu yollar. Damlarda çamaşır asanlar bir yanda, fotoğraf makinesinin karşısında poz verenler bir yanda, yabancıların yapmacık davranışları karşısında doğal ve samimi davranışlarıyla doğallığı yapaylığa baskın çıkaran hane sahipleri.

Eski ile yeninin, mazi ile atinin bir arada bulunduğu şehir. Geleneğin geleceğe uzandığı, geçmişin gelecekte hayat bulduğu mekanlar. Kilise ile caminin karşı karşıya durduğu, arap ile kürtün bir arada hayat sürdüğü, tarihsel dokusuyla kardeşliğin ve hoşgörünün diyarı.Ve üzülerek görüyorum ki, bu hoşgörünün yanında nefret tohumları da filizlenmeye başlıyor.
Devamını Oku

22 Şubat 2017 Çarşamba

İz Bırakan Kitaplar: Hz. Muhammed/Tolstoy


Dünya edebiyatının ünlü isimlerinden Tolstoy’un bu kitabını çok merak etmeme rağmen bugün okuma fırsatı bulabildim. Tolstoy müslüman oldu mu? Olmadı mı? Defalarca duyduğum olumlu ve olumsuz yanıtlar ile bu kitabı daha çok merak ediyordum. Tolstoy İslam hakkında ne yazmıştı?

Kitap üç bölümden oluşuyor.

Birinci bölümde hadis-i şerifler yer alıyor. Tolstoy’un Hz. Muhammed’in Hadisleri başlığıyla bastırdığı bir kitapçığın tercümesinden oluşan bu bölümde, özellikle ahlak, fakirlik, sevgi gibi mevzularla alakalı hadis-i şerifler var. Tolstoy’un kitapçığına ilave olarak hadis-i şeriflerin asıl kaynaklarının da sunulmuş. 

İkinci bölümde, bir anne ile Tolstoy arasındaki mektuplara yer verilmiş. Kocası müslüman, kendisi Hristiyan(Ortodoks) olan bir hanım, Tolstoy’a çocuklarının hangi dini seçmelerinin daha iyi olacağı sorusunu sorar. Tolstoy, mektup yoluyla anneye kendi görüşlerini aktarır. Tolstoy mektubunda İslam’ı en son ve en büyük din olarak tanımlarken, diğer dinlerin hurafelerden soyutlandığı takdirde İslam ile aynı olacaklarını ifade eder. Görüşünü çocukların İslam’ı seçmesinden yana kullanır. 

Üçüncü bölümde, Tolstoy’a ait itiraflar yer verilmiş. Tolstoy yaşadığı inanç ve anlam arayışı süreci, O’nun bu süreçte yaşadığı karmaşık duygular ve belirsizlikler ile felsefi sorulara verdiği cevaplar insanı düşünmeye sevkediyor. Hayatın amacını, mutluluğun nasıl olacağını sorguladığı bölümler ziyadesiyle düşünmeme vesile oldu. Özellikle Allah’ı arama üzerine düşünceleri, önce aklını, sonra tecrübelerini kullanmak istemesi ama içine dönebildiği takdirde fark edebilmesi ile Tolstoy Allah’ı bulur. Kendi tabiriyle Allah, ‘O’nsuz yaşanmayan şeydir. …. yaşam Allah’sız olmaz’. 

Tolstoy, İnsan Ne İle Yaşar kitabını itiraflarında anlattığı süreçlerin öncesinde mi sonrasında mı yazdı? Bilmiyorum. Zannımca ‘yaşam Allah’sız olmaz’ düşüncesi İnsan Ne İle Yaşar hikayesinin yazılmasına vesile olmuştur. Bu düşüncelerden sonra, İnsan Ne İle Yaşar’ı yeniden okumak lazım diye düşünüyorum.
Devamını Oku

15 Şubat 2017 Çarşamba

Mutsuz Olmak İçin Ne Lazım?


Mutluluk, tüm zamanların en çok konuşulan konularından olsa gerek. Hakkında yazılan, çizilen, söylenen sözlerin sayısını tespit etmek mümkün değil. Mutluluğa nasıl ulaşılır?, mutluluğun formülü, mutluluk sırları gibi konular günümüz insanının en çok merak ettiği konular arasında. Bu yüzden bu konular çok yazılıyor. bende daha önce mutluluk hakkında yazmıştım. Yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz. Değişiklik olsun için, bu defa mutsuzluğu yazmaya karar verdim.

Çoğumuz mutluluk arayışı içerisindeyiz. Günlük hayatta tanıştığım, konuştuğum insanlardan bol bol ‘mutlu olmak için ne yapmam lazım’ sorusunu duyuyorum. İnsan psikolojisi hakkında az buçuk bilgim olduğu kanaatini taşıdıkları için soruyorlar tabi bu soruyu. Nasıl mutlu olunur? Bu soruya tam ve kesin bir cevap vermek mümkün değil. Kendimce, bir kaç cümle ile mutluluğa dair kelam ediyorum, ama biliyorum ki, yeterli olmuyor. Yeterli olmayacaktır da. Bu cümleler ile mutlu olunmaz. Herhangi birinden mutluluğa dair bir kaç kelime dinleyip mutluluğa ulaşılmaz. 

Ahval böyle olunca, ben de mutsuz olduğunu söyleyen insanları gözlemlemeye başladım. (Mutlu olanları gözlemlemek isterdim ama, kimse mutlu olduğunu söylemiyor.) Mutlu olmak için ne yapılabileceğini kesin olarak kestiremesem de mutsuz olmak için ne lazım geldiğini müşahade etme fırsatım oldu.

Mutsuz olduğunu söyleyenler, daima mutluluğu arıyordu. Her daim mutluluğa özlem duyup, mutluluğu sürekli uzakta görüyorlardı. Oysa, mutluluk belki çok yakınlarındaydı. Düşündüm ve dedim ki; mutsuz olmak için mutluluk aramak, mutluluk arzusuyla koşmak lazım.

İnsan nedir? Hayat nedir? İnsanın hayata yüklediği bir anlam var mıdır? Hayat bize ne anlam ifade eder? Mutsuzluktan muzdarip insanlarda gözlemlediğim önemli hususlardan biri bu sorulara dair idi. Birçoğu bu sorulara cevap veremiyor, hayata dair bir anlam taşımıyorlardı. Kendilerine yabancılaşmış vaziyetteydiler. Kendilerini tanımıyorlardı. Kendini bilmeyen ve kendine yabancılaşan insan, mutsuzluğa yaklaşıyor.

Devamını Oku

25 Ocak 2017 Çarşamba

Kar Geceye Yakışır

     en çok da geceye yakışırdı kar
     gri göklerin altında
     dokununca,
     kaybolan güzelliğiyle...
     altında sokak lambalarının 
     sarıya dönen rengiyle.

     en çok da geceye yakışırdı kar 
     uzaktan bakınca 
     sıcak, samimi.
     yakından bakınca 
     soğuk ve ıslak.
     aynı zamanda 
     ürkek;
     ıslatıp üşütmeyen
     el değdirince sönen, 
     ve etrafında sokak lambalarının 
     pervanece dönen güzelliğiyle.

     en çok da geceye yakışırdı kar 
     sessizliğinde gecenin.
     kıpır kıpır düşmedeyken toprağa
     inceden ince,
     ve olabildiğince 
     yakın olarak yüreğe.
     yararak karanlığını gecenin
     üşümesin diye
     üstünü örtmedeyken toprağın
     en çok da geceye yakışırdı kar. 

Devamını Oku

18 Ocak 2017 Çarşamba

Kitabın Tarihi/savaş Tazminatı Olarak Kitap


Kitaplar... Samimi bir dost, dert ortağı, muhabbet erbabı... Kitaba sevdalı biri olarak bu hafta 'Kitabın Tarihi' hakkında kısa bir yolculuğa çıktım.
İlgiyle takip ettiğim Yedikıta Dergisinin Ocak ayı teması Kitabın Tarihi idi. Merakla ve heyecanla dergiyi okudum; kil tabletlerden elektronik tabletlere uzanan yolda düşüncelerim uzaklara gitti geldi. Kitabın tarihi hakkında bilmediğim şeyler öğrendim: papirüs ile parşömeni, onun öncesinde hüküm süren ve binlerce sene evvelinden günümüze ulaşan taş kitabeleri, matbaanın keşfi ile kitap çoğaltımının hız kazanması, el yazması eserlerin kıymeti vs... 

Öğrendiğim bir olay karşısında ise hayrete düşmekten kendimi alamadım: Abbasi Halife'lerinden Halife Memun ve Harun Reşid'in savaşlardan sonra tazminat olarak kitap isteme hadiseleri. Bu olay o devirde kitaba verilen kıymeti göstermesi açısından ibretlik. Harun Reşid Ankara civarında yapılan bir savaş neticesinde mağlup Bizans’tan tazminat olarak kitap ister. Çünkü, bilir ki kitap hazinelerin en büyüdüğüdür.
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den (a.s.) başlayarak insanlığa gönderilen peygamberler vasıtasıyla bizlere ilimler öğretilmişti. İnsanoğlu bilip öğrendiklerini kaybolmasın diye yazıya geçirdi. Zannettiğimizden daha uzun olan kitabın tarihi böylece başladı. İnsanoğlunun kendini ifade edebilmek için yazdığı kitap, şüphesiz ilk halinden günümüze dek büyük değişimler geçirdi.
Kâğıdın icadından evvel Sümer, Asur ve Hititler’de kil tabletler üzerine, Mısır’da papirüslere, Anadolu’da parşömenlere ve nihayet kâğıtlara yazıldı yazı.(Dergi tanıtımından)

Dergide başka neler var? 



İlim, irfan ve kültür merkezi olarak Beytül Hikme. Beytül Hikme; kütüphane, rasathane gibi bölümleriyle ilim ve bilim merkezi niteliğinde bir yapı. Bilim, sanat, kültür alanında çok hizmetleri olan, tarihi bir kurum.

Osmanlı maliyesinde kullanılan sıradışı, gizli ve özel yazı sistemi. Bu yazıyı okuyabilmek için Osmanlıca bilmek yeterli değil, özel uzmanlık istiyor.


Hasankeyf'in 100 sene evveline ait fotoğrafları. Bu bölüm de ilgimi çeken bölümlerden. Mardin'de askerlik yaptığım dönemde Hasankeyf’i bir kaç defa gezip görme fırsatım oldu. Hala gözümde canlanan Hasankeyf’i, bin sene evvelki haliyle görmek güzeldi. Hasankeyf hakkında yazdığım yazı ve fotoğraflar için buraya tıklayabilirsiniz.

Devamını Oku

11 Ocak 2017 Çarşamba

Şehitlerin İzinde Yürümek: Sarıkamış


‘Sarıkamış’ta deli rüzgarlar eser. Zemherinin kör ayazında yürekler Allah-ü Ekber nidalarıyla inletir karlı dağları... Beyaz dağların, gri göklerin sükutu, deli rüzgarların uğultusu arasında dev gibi çamların yeşilliği tek hayat belirtisidir. Düşe kalka, bata çıka, soğuk havaya meydan okurcasına yürümektedir Osmanlı askerleri. Kimisi aç, kimisi yorgun, kimisi soğuktan bitap; düşman askerine kılıç sallamanın, Sarıkamış'tan düşmanı kovmanın hayal ve heyecanı ile coşkuyla yol almaktadırlar. Lakin soğuk hava, zemheri soğuğu müsade etmez bu yiğitlere... Neticede onbinlerce can soğuk havanın, karla kaplı Allah-ü Ekber Dağları’nın koynunda şehadet şerbetini içer.’
Sarıkamış Faciasının 102. sene-i devriyesinde Kars Valiliği çeşitli programlar tertip etti. Bu programlardan biri de #TürkiyeŞehitleriyleYürüyor sloganıyla onbinlerin katılımı ile gerçekleştirilen Sarıkamış Yürüyüşü.

Öğrencilerimizle beraber Sarıkamış Şehitlerinin izinde yürüyüşe katıldık. Türkiye'nin çeşitli yerlerinden onbinlerin katılımıyla gerçekleştirilen yürüyüş görmeye değerdi. Ayyıldızlı bayraklar beyaz örtüyü süslerken, Ayyıldız bereli onbinlerce insan hepimiz Mehmed’iz, hepimiz Mehmetçiğiz mesajıyla biz buradayız diyordu. Ellerde bayraklar, dillerde memleket türküleri, gönüllerde vatan aşkı kilometrelerce yürüdük…

Allah'ü Ekber Dağlarının eteklerinde şehitlerin izinde yürüdük. Şehitlerimizin hatırasını yad etmek, onların yaşadığı durumları idrak edebilmek, Allah-ü Ekber Dağları’nın sert ayazını hissedebilmek maksadıyla toplanan onbinlerce insan.

Mevsim şartlarına göre Sarıkamış için sıcak sayılabilecek bir havada gerçekleşti yürüyüş. (Hava sıcak dediğime bakıp aldanmayın, gene -10, -15'lerdeydi hava sıcaklığı, belki daha fazla) Hava çok soğuk olmasa da, atkımız, beremiz, montumuz üstümüz kışlık giyeceklerle sarılı olsa da, yürüdüğümüz yer kardan temizlenmiş olsa da zorlandığımız zamanlar oldu: üşüdük, yorulduk, kaydık, düştük. Biz bu imkanlarda, bu havada bu olumsuzlukları yaşadıysak bir asır evvelinin yiğitleri ne derece zorlanmışlardır? Kimbilir?


Devamını Oku