Kütüphane'ye Giden Yol - 3. Bölüm


Hasan hoca’dan aldığı kitabı iki günde bitirdi. Vaktinin tamamını kitap okumakla geçiriyordu neredeyse. Okulda tenefüslerde, evde hemen her vakitte kitap okuyordu. Annesi, sadece kitap okumakla ödevlerini ihmal ettiği serzenişinde bulunurken, yemeklerini bile tam tamına yememekle suçluyor, kızıyordu Murat’a. Hasan Hoca’nın yanına gittiğinde okuma kültürüne dair yeni bir şey daha öğrenmiş oldu: kütüphane üyeliğinden sonra kitap takasının da okumada önemli bir yeri olduğu. Hasan Hoca sınıfındaki bir arkaadaşının ismini söyleyerek, bugün onun da kitap değiştirmeye geleceğini, isterse ondaki kitapla elindeki kitabı takas edebileceklerini söyledi. ‘Kitapları incelersiniz, ilginizi çekerse değiş tokuş yaparsınız. İlginizi çekmezse size hitap eden bir kitap buluruz elbet.

Kitap takası yapmalarının üçüncü gününde Sitem’i de okuyup bitirdi. Sitem, Mavi Gözyaşı ile takas ettiği kitaptı. Ahmed Günbay Yıldız’ın bir başka kitabı. Bu kitabı daha çok sevmişti: İdealist bir öğretmenin gençlerin eğitimi ve gelişmesi için verdiği mücadele ile Bahar ve Ferhat isimli öksüz ikizlerin gençlik serüveni anlatılıyordu romanda.

Kitap okuma hızına işkilleniyor, ‘Çok mu abartıyorum acaba?’ diye şüpheye düşüyordu. Her seferinde de ‘abarttımsa abarttım, zararı olacak değil ya’ diyor okumaya devam ediyordu. Kitabı Hasan Hoca’ya iade etmeye giderken ‘Şimdi Sultanmurat’ı okuma vakti geldi’ diyordu içinden.

Murat’ın kütüphane müdavimliği ile kitaplarla olan sıkı dostluğu bu şekilde başladı. Ders kitabında okunan bir küçük hikâye, kütüphanede sonuçsuz arayışlar, iki tane Ahmed Günbay Yıldız romanı ve en önemlisi de bir Biyoloji Öğretmeni. Biyoloji Öğretmeni Hasan Hoca’nın katkısı en önemlisiydi şüphesiz.

Kütüphane'ye Giden Yol başlığını tıklayarak hikayenin önceki bölümlerine ulaşabilirsiniz.

2018 © Arif Öztürk

Hasan hoca’dan aldığı kitabı iki günde bitirdi. Vaktinin tamamını kitap okumakla geçiriyordu neredeyse. Okulda tenefüslerde, evde hemen...

Kütüphaneye Giden Yol - 2. Bölüm


Ertesin günün ilk tenefüsüydü. Tenefüs zili çalmasına rağmen dışarı çıkmamış, sırasında oturmaya devam ediyordu. Hasan Hoca’nın Murat’ı çağırdığını söyledi bir öğrenci sınıfın kapısından. Söyledi ve beklemeden gitti. Akşam yaşadığı hayal kırıklığı yeniden hatırına düşüverdi birden. Ağırhareketlerle kalktı yerinden. Ve gene ağır adımlarla gitti Hasan Hoca’nın yanına. Hasan Hoca önüde yarım düzine kitap olduğu halde öğretmenler odasında oturuyordu. Hasan Hoca’nın ‘kitap bulup bulamadığını’ sorması üzerine kütüphanede olanları anlatmaya başladı. Mahcubiyetini gizlemek isteyen bakışları sağa sola kayıyordu istemsizce. Hasan Hoca Murat’ın mahcubiyetini azaltmak ister bir tonda konuştu: ‘Olsun’ dedi, ‘Her şey bir öğrenme vesilesidir. Bu vesileyle kütüphaneye üye olunması gerektiğini öğrenmiş oldun. Kütüphane müdavimi olmak için de ilk adımı atmış oldun.’ Hoca’nın kütüphane olayı hakkında yorumu bu kadar oldu. ‘Nasıl’, ‘Neden’ gibi sorgulamalara alışık Murat, Hoca’dan da bu tür sorgulamalar bekliyordu. Hatta Hoca’nın söyleyeceği cümleyi bile düşünmüştü kafasında: ‘Bu yaşa gelmiş adamsın, kütüphaneye üye olunmadan kitap alınmaz, nasıl bilmezsin!’ Kesin böyle diyecekti Hoca. Bu bilememezliğin utancında küçüldükçe küçülecekti bedeni. Varlığını bir an önce dışarı atmak istiyordu o yüzden. Fakat beklediği olmadı. Hoca soru sormadı, eleştirmedi. Hoca’nın tepkileri beklentilerinin aksi yönde olunca rahatlamaya başladı.

Hasan Hoca ‘Okuman için sana kitaplar getirdim’ dedi önündeki kitapları işaret ederek. ‘Beğendiğin birini seç al, aralarında beğeneceğin kitaplar olduğunu düşünüyorum’

Önündeki kitaplara dokundu, sayfalarını karıştırdı, birkaç dakikanın sonunda Ahmed Günbay Yıldız’ın Mavi Gözyaşı isimli kitabını aldı eline. Kitabı gördüğü anda zihninde oluşan ‘Gözyaşının da mavisi mi olurmuş?’ sorusundan harektle bu kitabı seçmişti. Kitabı eline aldığında ders zili çalmaya başlamıştı. Mahcubiyetinin yerini alan minnet duyguları ile Hasan Hoca’ya teşekkür etti.

Hoca, ‘Bitirdiğin zaman gelip yenisi ile değiştirirsin’ dedi ve Murat’ın ardından seslendi: ‘Kütüphaneye üye olmayı da ihmal etme. Unutma, en iyi kitaplar kütüphanelerde bulunur.’ Dersine gitmek üzere ayağa kalktığında zihni söylediği son cümleyi Murat’ın duyup duymadığı ile meşguldü.

Kütüphane'ye Giden Yol başlığını tıklayarak hikayenin diğer bölümlerine ulaşabilirsiniz.

2/3

2018 © Arif Öztürk

Ertesin günün ilk tenefüsüydü. Tenefüs zili çalmasına rağmen dışarı çıkmamış, sırasında oturmaya devam ediyordu. Hasan Hoca’nın Murat’ı ...

İYİLİK İYİLİĞE GEBEDİR - İktİbas#19


İnternette gezinirken bir kısa film gördüm. Bugün için iktibas bölümünde bu kısa filmi sizlerle paylaşmak istedim. İyilik temalı etkileyici bir film. İyiliği gayet güzel ifade etmesinin yanında verdiği başka mesajlar da var. Mesela, iyiliğin istismara dönüşmemesi için kadının verdiği tepki önemli. Gene kadının çocukların gerçeği bilmesi için kek alacak parası olmadığını söylemesi önemli. Zira böyle durumlarda masum gözüken yalanlar ile çocuklar avutulmaya çalışılıyor. Bu da çocuğun yalanı öğrenmesine yol açıyor.
İyiliği yapan kişinin ismini boş vermesi önemli. Zira benliğin ön plana çıkacağı şekilde isim söylemek yardım edilen kişinin mahcubiyetini artırmaktan öteye gitmiyor. Bir faydası olmayacak ise isim söylenmemeli bence.
En önemli çıkarımım ise şu oldu: Yardım edecek birilerini aramaya gerek yok. Marketlerde buna benzer manzaralar ile karşılaşma ihtimali çok yüksek.
İyilik vb. değerlerimizi yaşatmak istiyorsak çocuklara olumlu rol model olmalıyız. Rol model olmadıktan istediğimiz Değerler Eğitimi çalışmasını yapalım bir faydası olmaz.


Tek bir ilgili davranış, sonsuz bir dalga oluşturur. Size geri dönecek bir dalga.

2018 © Arif Öztürk

İnternette gezinirken bir kısa film gördüm. Bugün için iktibas bölümünde bu kısa filmi sizlerle paylaşmak istedim. İyilik temalı etkileyi...

Kütüphaneye Giden yol - 1. Bölüm

çamlıca araştırma kütüphanesi ile ilgili görsel sonucu
(Çamlıca Araştırma Kütüphanesi/İstanbul)
Günün son dersinde okuduğu hikâyeyi çok sevmişti. Türk Dili ve Edebiyatı ders kitabında yer alan hikâyeyi okumuşlardı sınıfça. Sevincini izhar etmek istiyor, içinde yeni hikâyeler okumak için bir kıpırdanma olduğunu birileriyle paylaşmak istiyordu. Fakat oldu olası içe kapanık bir kişiliği olduğundan kimseyle paylaşmadı sevincini.

Ders saatinin bittiğini gösteren zil çaldığında biyoloji öğretmeninin yanına koştu hemen. Nedenini bilmese de Biyoloji Öğretmeni Hasan Hoca’nın yanında kendini rahat hissediyordu. Derste okudukları hikâyeyi anlattı, hocasına. Kitap okuma isteğinin arttığından dem vurdu. ‘Ne okusam acaba?’ sualinden sonra Hasan Hoca; ‘Oku da ne okursan oku, yeter ki oku! Önce hikâye ve roman okumaya başla’ dedi.

Hasan Hoca’nın verdiği cevaptan sonra soluğu kütüphanede aldı. Kütüphanenin önüne geldiğinde saat 16:30’u gösteriyordu. Bilmediği bir mekâna adım atmanın ürkekliği ile camları afişlerle kapanmış kapıdan içeri girdi. Daha ilk adımında yabancısı olduğu bir sükûnetin içine dolduğunu hissetti. Meraklı gözleri etrafı tararken güvenlik memurun, ’17:00’da kütüphane kapanacak, biraz acele etmelisin!’ diyen sesiyle irkildi. Cebinden telefonu çıkardı. Saate baktı: 16:33’ü gösteriyordu. ‘O vakte kadar kitap almış olurum’ diye geçirdi içinden. Hatta ‘evin yolunu yarılamış olurum’ dedi. Niyeti içeri girmek, bir tane kitap alıp vakit kaybetmeden eve gitmekti.

Merdivenleri çıkıp ahşap çerçeveli cam kapıdan içeri girdiğine hayrete düştü: kocaman salon baştan sona kitaplarla doluydu. Girdiği kapının solundan başlayan kitaplarla dolu raflar salonun sonuna kadar devam ediyordu. Kapının hemen sağında kütüphane görevlilerine tahsis edilmiş masa, devamında ziyaretçiler için masalar vardı. Kütüphane görevlisi ile konuşan bir kişi dışında kimse yoktu içerde. Kimsenin olmamasını kapanış saatinin yaklaşmasına yordu. Aynı anda vaktini hesaplayabilmek için cebinden telefonunu çıkardı. Ekranda 16:39 yazıyordu.

‘Acele etmem lazım’ dedi içinden. Bir tane kitap alıp hemen çıkmayı ümit ederken, salonun kitaplarla dolu olduğunu görünce hemen çıkmanın mümkün olmadığını anladı. O kadar kitap arasından seçim yapmak zor olacaktı. Hayret ve merak içinde etrafa bakınırken, elinde telefon sırtını duvara yaslamış bekleyen kütüphane görevlisi ‘hikâye ve romanlar 3. bölümde’ dedi, eliyle 3. bölümü işaret ederken. 3. Bölüme giderken, ‘kadın hikâye ve roman bölümü aradığımı nasıl anladı ki?’ diye düşündü. Saniyeler sonra hikâye, şiir, roman türlerinde kitapların olduğu iki kocaman rafın arasındaydı. Bakışlarıyla kitapları süzüyor, dikkatini çeken kitap olursa eliyle yokluyordu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli kitabı eline aldığında saat 16:51 olmuştu. ‘Amma da kalın kitapmış’ diyerek yerine bıraktı. Bu defa ince kitapları aramaya başladı. Sağdan sola ilerleyen bakışları yerine bıraktığı kitabın biraz ötesinde ince bir kitabın üzerinde durdu. Yanındaki kalın kitapların yanında ancak fark edilen kitabı eline aldı: Cengiz Aytmatov, Sultanmurat. Kendi isminin de Murat olmasından kitap daha çok ilgisini çekti: ‘Bunu okumalıyım.’

Kitap elinde, şimdi solunda kalan görevli masasının önünde durdu. Saat, 16:56’ydı. Görevlilerden sadece biri kalmıştı. O da masayı topluyor, çıkmak üzere olduğu anlaşılıyordu. Kitabı görevli kadına göstererek ‘bunu alıp okumak istiyorum’ dedi. Kadın yumuşak bir ses tonu ile TC kimlik numarasını sordu. Tane tane söyledi, 11 rakamı. Kadın tuşlara bastı, bir şeyler yazdı. Başını bilgisayar ekranından masanın başında bekleyen Murat’a çevirdi: ‘Kütüphane üyeliğiniz yok, kitabı alamazsınız’ dedi ve Murat’a konuşma fırsatı vermeden devam etti: ‘yarın gelip üye olmalısınız’.

Kitap elinde, mahcubiyeti artmış olarak kitabı aldığı yere yöneliyordu ki, görevli kadın tekrar konuştu: ‘Kitap burada kalsın, biraz oyalanırsan içerde kalırsın’. Kitabı görevliye uzattı. Düşünceli adımlarla kapıya yöneldi. (devamı)

Kütüphane'ye Giden Yol başlığını tıklayarak hikayenin sonraki bölümlerine ulaşabilirsiniz.

1/3

2018 © Arif Öztürk

(Çamlıca Araştırma Kütüphanesi/İstanbul) Günün son dersinde okuduğu hikâyeyi çok sevmişti. Türk Dili ve Edebiyatı ders kitabında yer ...

TavsiyeKitap: Türk İslam Efsaneleri(6)




Türk İslam Efsaneleri
Mustafa Necati Sepetçioğlu
İrfan Yayınevi
200 sayfa

Arka kapaktan; ‘Kişioğlunun huzuru maddenin huzuru değildir; kişioğlunun huzurunu ben inancında aradım; inanan insanın huzurunu gördüğüm için...İnancın, bir noktada, bütün kabukları çatlattığı ve tohumda gizli olan yeşil umudu yaşamak ve yaşatmak çabasının gün ışığına ulaştırdığını bizden öncelikler, bizden çok daha iyi, çok daha yararlı, çok daha efendice biliyorlardı...bunu anladım..Bunu anladığım için de tuttukları yolu, kullandıkları motifleri, yararlandıkları espirileri araştırdım. Efsanelerin taşıdığı değer karşıma çıktı. Olmazlık duygusu uyandıran yanlarıyla da çarpıcı olabilen efsaneler bunlara menkıbeler de diyebiliriz; hatta küçük fıkralar da asıl, çizgi sessiz tablolar, fırtınalı espriler ve dopdolu bir imaj zenginliğiyle muhteşem göründü bana. Bu kitap onun için yazıldı.

Efsaneler, hikâyeler, menkıbeler: Tarihin bize sunduğu güzel armağanlar. Sepetçioğlu’nun yeniden yoğuruşu ve harmanlayışı ile bize ulaşan; tarihin satır aralarından gönül dünyamıza yol bulan, duyulan duyulmayan onlarca hikâye bu kitapta buluşuyor. Biraz efsane, biraz tarih. Ders alınacak, ibretlerle dolu 30’un üzerinde efsaneden oluşuyor kitap.

Savaşın, zulmün, fedakarlığın, cefanın, itikadın ve daha birçok şeyin kısacası hayatın anlatıldığı ibret dolu hikâyeler. Osman Gazi’nin Edebali Tekkesinde gördüğü rüyadan, Niğde’de Hasan Dağı’na ad veren ulu kişiye; Kufe’de babasız çocuklarını doyurmaya çalışan kadından, Amasya’da Yeşilırmak’ın sularını seyir ile veli olan Osmanlı Padişahı’na; Hz. Peygamber’in(sav) Çirkindeki Güzellik’i görmemizi sağlayacak sünnetinden; Süleymaniye’nin Eğri Minarelerine uzanan tarih yolculuğu.

Okuduklarım arasında bazılarını diğerlerine göre daha çok sevdim. En çok beğendiğim, en fazla düşündüğüm iki efsane/hikâye ise şunlar:

Çirkindeki Güzellik başlığı ile anlatılan hadisede; bir köpek leşinin yanından geçerken Hz. Peygamberin ashabına göstermiş olduğu güzellik parolası var. Daha önce blogda bu hadiseyi yazmıştım. Okumak isterseniz: Köpeğin Dişleri.

Çok sevdiğim diğer hikâye ise Süleymaniye yapılırken Mimar sinan ile bir çocuk arasında geçen konuşmayı içeriyor. Kalabalık Süleymaniye’nin göğe yükselen minarelerini seyrederken, bir çocuk minarelerden birinin eğri olduğunu söyler. Bu sözü duyan Mimar Sinan çocuğu yanına alır. İşçilerini yanına toplar. Minarenin ucuna bir ip bağlatır ve işçilerinden ipi çekmelerini ister. İşçiler ipi çektikçe Mimar Sinan çocuğa minarenin düzelip düzelmediğini sormaktadır. Çocuk düzeldi deyince, işçilerine normal işlerine dönmelerini söyler. Şaşkın kalabalık dağıldıktan sonra yardımcılarından biri Mimar Sinan’ın yanına gelerek, İp ile çekmekle minarenin düzelmeyceğini bildiği halde neden böyle bir şey yaptığını sorar.  Mimar Sinan şu cevabı verir: ‘Minare zaten düzgün. Çocuğu minarenin düzgün olduğuna ikna etmeseydik, O çocuk gördüğü herkese minarenin yamuk olduğunu söyleyecekti. Herkes minareye yamuk diye bakacağı için minareyi yamuk görecekti. Böyle yaparak minareyi doğru görmelerini sağladık.’


2018 © Arif Öztürk

Türk İslam Efsaneleri Mustafa Necati Sepetçioğlu İrfan Yayınevi 200 sayfa Arka kapaktan; ‘ Kişioğlunun huzuru maddenin huzur...

Hayata Gülümseyin! İktibas#18


İngiliz araştırmacılar, gülümsemenin beyinde 2000 çikolata yemeye veya 16 bin pound kazanmaya eşdeğer seviyede uyarıya sebep olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka çarpıcı araştırma ise İsveç Upsala Üniversitesi'nde yapılmış. Bu araştırma, bize gülümseyerek yaklaşan birine kızmamızın çok zor olduğunu ispatlamıştır. Bunun sebebi ise gülümsemenin bulaşıcı olması ve yüz kaslarımızın kontrolünü ele geçirmesidir. Mikro İfadeler, Oğuz Benlioğlu, syf, 81.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed(sav) ashabına sadaka vermenin ehemmiyetini anlatırken, sahabeden bazıları verecek bir şeyleri olmadığını söyler. Bunun üzerine Hz. Muhammed(sav), İnsanlara tebessüm etmeniz de bir sadakadır, cevabını verir.

Tebessüm hakkında bir başka Peygamber müjdesi ise şudur: 'İki mü’min karşılaşıp müsafaha ettikleri zaman, aralarında yetmiş mağfiret taksim edilir. Bunun altmışdokuzu güler yüzlü olanındır.' İhya-u Ulumid-din, İmam Gazali.

O halde gülümsemeyi ihmal etmeyelim: 

  • Aldıklarımızın ücretini ödediğimiz kasiyere,
  • Apartmana girerken gördüğümüz komşu teyzeye,
  • Aynı asansöre bindiğimiz bir vatandaşa,
  • Esnaf isek müşterimize, doktor isek hastamıza, öğretmen isek öğrencimize,
  • Müşteri isek esnafa, hasta isek doktora, öğrenci isek öğretmene...
  • Gördüğümüz herkese...


2018 © Arif Öztürk

İngiliz araştırmacılar, gülümsemenin beyinde 2000 çikolata yemeye veya 16 bin pound kazanmaya eşdeğer seviyede uyarıya sebep olduğunu or...

Çocuk Yalan Söylemeyi Nasıl Öğrenir? İktibas#17

Çocuklar yalanı nasıl öğrenir?

Görünürde yalan tam anlamıyla yalan olmasa bile, çocuğa ilk yalan söyleme yolunu öğretir. Bu bir hazırlık, bir yalan tohumudur. Uydurmalar, semboller, hayaller şeklinde görülebilir. (Masum yalanlar: çocuğun hayali yaşantısı vs.)
….Çocuğa yalanı öğretne ikinci yol, taklittir. İlk önce diğer çocukları taklit eden çocuk, hemen sonra yalanın onlara bazı olanak ve avantajlar sağladığını saptar. Bir de buna arkadaşalrının ‘Benim gibi yapamıyorsun, çünkü korkuyorsun’ ya da, ‘Gerçeği söylemekle hata ediyorsun,’ türünden yönlendirmeleri eklenir. Böylece çocuk yaptığı bir hatada kendini masum gösterip cezadan kurtulmasını öğrenmiş olur.
Yetişkinleri taklit de çocuğu yalan iten bir başka etkeendir. Yetişkinler kendi aralarında ve daha da önemlisi, çocuklara yalan söylerler. Bunun da ötesinde yetişkinler, bazen çocuğun yalan söylemesini isterler. Örneğin, ‘Dün evdeydik diyeceksin’ ya da, ‘Bunu yaptığımı babana söylemeyeceksin’ gibi tembihlerle çocuğu yalana iterler.
….Yalana yol açan bir başka olay, suçu çocuğa baskıyla kabul ettirmektir. Gilbert Robin’in örneği şöyle: ‘Anne şeker kutusunu bulamaz ve kızını almakla suçlayarak: ‘Sen yaptın, biliyorum itiraf edersen seni cezalandırmayacağım!’ der. Sonunda çocuk suçu kabul etmek zorunda kalır. …(Haluk Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, syf: 251-252)



2018 © Arif Öztürk

Çocuklar yalanı nasıl öğrenir? Görünürde yalan tam anlamıyla yalan olmasa bile, çocuğa ilk yalan söyleme yolunu öğretir. Bu bir hazırlı...

İlmi sima Nedir? Fizyonomi Nedir?


Geçtiğimiz günlerde ilmi sima hakkında okumalar yaptığımı ifade etmiştim. İlmi sima nedir? Bu sorunun cevabını ve tarihsel sürecini mümkün olduğunca kısa bir şekilde izah etmeye çalıştım. 

İlmi sima kısa tanımıyla vücut yapısından hareketle karakter analizi yapılmasını ifade eder. Vücut yapısı ve karakter arasında doğal bir irtibat olduğu inancı ile ortaya çıkan ilmi sima batıda ve bilimsel terminolojide fizyonomi, doğu terminolojisinde ise ilmi feraset, ilmi kıyafet gibi isimlerle bilinir. Bilimsel temelden yoksun olduğu eleştirileri yapılsa da özellikle istihbarat ve güvenlik, satı ve pazarlama alanlarında ilmi sima verilerinden faydalanılmaktadır.

Filozoflar bu alana ilişkin açıklamalar yaparken, İslam âleminde bazı ulema ilmi sima bilgilerini kullanmışlardır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetname isimli kapsamlı eserinde ilmi sima konusuna da temas etmiştir:

‘Allah insanı en güzel şekilde süsleyip nurlandırmıştır. Bunun yani sıra, insanlari şekil ve karakter olarak değişik yaratmıştır. Sonra lütuf ve inayeti ile şekli karakterin ve azayı(organları) da ahlakın belirtisi kılmıştır. Böylece, insan önce kendi görünümünden kendi karakterini tanımlayarak ihtimam ile ahlakını güzelleştirir.’

Eski Yunan’da da bu alana ilişkin çalışmalar olsa da fizyonominin temellerinin Çin’de atıldığı görüşü kabul görmektedir. Çinliler yüz biçimlerine göre karakter özelliklerini ve başarı düzeylerini tespit etmeye çlışmışlardır. Çin’den sonra fizyonomi ile ilgili farklı görüşler ortaya çıkmış olsa da Çin ekolünde önemli bir yer kaşlar, gözler, ağız, burun ve kulaklar diğer ekollerde de önemli yere sahiptir.

Yüz okuma ile;
  •          Duygusal durumlar,
  •          Arkadaşlık,
  •          Ketumluk,
  •          Karar verme becerileri
  •          Merhamet ve zalimlik gibi özelikler hakkında bilgi edinmek mümkündür
Okuma Önerileri
  • İskender Fahreddin, Fizyonomi (Eski bir eser)
  • Erol Göka-Murat Beyazyüz, Gerçek İnsanın Yüzünde Yazar mı?
  • Halid Ziya Uşaklıgil, Ruhun Lisanı: İlmi Sima
  • Mustafa Bin Bali, Yüzler Hali söyler
  • Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname (İlgili Bölüm)

2018 © Arif Öztürk

Geçtiğimiz günlerde ilmi sima hakkında okumalar yaptığımı ifade etmiştim. İlmi sima nedir? Bu sorunun cevabını ve tarihsel sürecini müm...

Nisanda Neler Okudum? 2018



Bu Atlı Geçide Gider: Dünki Türkiye Dizisi’nin 7. kitabı. 1. Murad Devri’ni anlatıyor roman. Biraz padişah ve çevresinin, çoğunlukla da halkın nabzını görebileceğiniz bir kitap. Somuncu Baba kitapta kendisine yer verilen erenlerden. Bazı olaylar onun gözünden işleniyor.

Geçitteki Ülke: Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun yazdığı Dünki Türkiye Dizisi’nin 8. kitabı. Yıldırım Bayezid Devri anlatılıyor kitapta. Bir yanda Bazeyid diğer yanda Timur. İkisi arasında ceryan eden Ankara Savaşı’nın evveli gözden geçiriliyor. Sırada Dünki Türkiye Dizisi’nin 9. kitabı var: Darağacı. Bir kaç gün içinde onu okumaya başlayacağım inşallah. 

Mucize: Kitabı ve filmi daha önce blogumda değerlendirmiştim. İsterseniz Mucize I KitapYorum(19) başlıklı yazımı ve Film Tavsiyesi: Mucize başlıklı yazımı okuyabilirsiniz. Yüzünde doğuştan şekil bozukluğu olan Aggue’nin okula başlaması etrafında olaylar gelişiyor. Farklı kişilerin penceresinden yorumlanana aynı olaylar empatinin önemini gözler önüne seriyor. 

İlk Öğretmenim: Cengiz Aytmatov’un hüzünlü hikayelerinden biri. Az buçuk bildiği okuma yazması ile yoğun mücadeleler vererek çocuklara okuma yazma öğreten Duyşan’ın acıklı hikayesi. Okuma yazmayı eksik öğretse de eğitim aşkını ve azmini kazandırdığı öğrencileri var. Hikayeyi okurken gönlünüz hüzünle dolacaktır. 

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken: Tarihçi Cemal Kafadar tarafından yazılan kitap Osmanlı Devleti’nde dört kavramın izini sürüyor: yeniçeri, derviş, hatun, tüccar. Osmanlı Devleti sosyal hayatına farklı bir pencereden bakış; Osmanlı kadını hakkında bildiklerimiz, sadece gayrimüslimlerin ticaretle meşgul olduğu düşüncemiz bu kitapta yeniden ele alınıyor. Özetle, bir yeniçerinin, hatunun, tüccarın ve dervişin hayatından kesitler.

Leyla İle Mecnun: Birçok kişiyi ekranların başına kilitleyen, hafızalarda hala canlılığını koruyan Leyla ile Mecnun dizisinin kitabı. Hayranların gönlünde taht kuran dizi, senaristinin kaleminden yeniden yazılmış. Yeniden yazılma değil de aslında, bir kaç sezonluk dizinin özeti gibi. Bazı yerler/olaylar dizidekilerden farklı. Kitabın sonunda olumlu/olumsuz bir sonuca ulaşılması diziye göre en önemli fark. Tabii, izleyenler hatırlar ki, dizi beklenmedik şekilde ekranlar veda ettiği için yarım kalan şeyler olmuştu dizide.  

2018 © Arif Öztürk

Bu Atlı Geçide Gider: Dünki Türkiye Dizisi’nin 7. kitabı. 1. Murad Devri’ni anlatıyor roman. Biraz padişah ve çevresinin, çoğunlukla ...

Ne Kadar Hatırlayabiliyoruz? İktibas#16


Öğrenme konusunda yapılan bir araştırma, ortalama bir öğrencinin, okuduğunun ancak %20’sini hatırlayabildiğini ortaya koyuyor. Eğer malzeme önce okunur sonra da dinlenirse hatırlama düzeyi %40’a çıkıyor. Okunduktan sonra dinlenen malzeme, aynı zamanda yazıldığında bu oran %60’a çıkıyor. 
Hayatımızın her anında yeni bilgilere  ulaşırız, aklımıza yeni fikirler gelir. Bunları düzenli olarak not edersek unutulmalarını engelleriz, gerektiğinde de o bilgilerden yararlanabiliriz. Başka bir araştırmaya göre de:
İşittiklerimizin %20’sini
Gördüklerimizin %40’ını hatırlıyoruz.
Gördüklerimizin ve işittiklerimizin %60’ını hatırlıyoruz. 
Yaptıklarımızın yani söylediklerimizin ve yazdıklarımızın ise %80’ini hatırlıyoruz.
Öyleyse  not almak; hatırlamanın ve unutmamanın altın anahtarıdır.
İnsan ve Hayat Dergisi, Sayı:99, Mayıs, 2018

2018 © Arif Öztürk

Öğrenme konusunda yapılan bir araştırma, ortalama bir öğrencinin, okuduğunun ancak %20’sini hatırlayabildiğini ortaya koyuyor. Eğer mal...

Keşfet Kendini

Projemizde kullandığımız tanıtım afişinden

Bahar aylarında okullarda TÜBİTAK Bilim Fuarları yapılıyor. Dün itibariyle okulumuzda bilim fuarını gerçekleştirdik. 4006 Tübitak Bilim Fuarı olarak isimlendirilen etkinlik Rehberlik ve Psikolojik Danışma Servisi olarak biz de bir çalışma yaptık. Herşeyin başı kendini bilmek olduğundan hareketle insanların kendini daha iyi tanıyabilmeleri, hayata dair farkındalıklarını artması amaçlı bir çalışma hazırladık. Bu çalışmada insan ve hayata dair 33 soru hazırladık. Bu sorular etrafında düşündük, araştırma yaptık, küçük bir kitapçık oluşturduk. Kitapçığımız 33 soru etrafında kişilerin düşünmelerini ve farkındalık kazanmalarını sağladı. ‘Rüyalar ne anlama gelir?’, Hayat yük müdür, imkân mıdır?’, ‘Renklerin dili ne söyler?’, ‘Hayat nedir?’ gibi sorular cevap aradığımız sorulardan bazıları idi.

Kitapçığımızın giriş bölümü bölümü aşağıdaki cümlelerle başlıyor:

Kimileri dünyada en zor şeyin kendini bilmek olduğunu söyler. Herkes ve her şey hakkında çok şey bilen, söyleyecek onca kelamı olan insanoğlu, mesele kendisi olunca sus pus olur. Bilinenler hafızadan silinir, hatırda kalanları da kelama dökmek zorlaşır. İnsanın kendini bilmesi bir miktar acıyı da beraberinde getirdiğinden yahut biraz zahmet istediğinden olsa gerek kendimizi bilmek işimize gelmez. Öyle ki, kendini bilen insan bir saniye sonrasına erişemeyeceğinin bilincindedir. Bu bilinçlilik endişeye boğar insanı. Durum böyle olunca da insan kendine yönelmek yerine dışarıya yöneltir bakışlarını. Başkalarını görür, başkalarını bilir. Başkalarına baktıkça da kendine dair bildiklerini unutur.

Gerçeğin verdiği acıları göze alarak kendini bilme uğraşı veren kişiler de olmuştur. Kimi kendini bilmek/bulmak maksadıyla inzivaya çekilmiş, kimi Mecnun olup çöllere düşmüş, kimisi de halk içinde hak ile yaşama gayreti gütmüştür. Fakat kendini bilme arayışı süreklilik gösterir bir durumdur. Zira kişi bildikçe bilmediklerinin çokluğunun farkına varır. Böylece bu arayış artarak devam eder. Âşık Veysel bir şiirinde bu durumu çok güzel izah etmektedir:

2018 © Arif Öztürk

Projemizde kullandığımız tanıtım afişinden Bahar aylarında okullarda TÜBİTAK Bilim Fuarları yapılıyor. Dün itibariyle okulumuzda bili...