Bir Şehirle Tanışma Hikayesi: Mardin-2


Kahve ve sabun kokuları içimi ürpertirken, hayran gözlerle etrafı süzerek ilerliyorum. Yokuşa yukarı attığım her adım yeni bir heyecan getiriyor yüreğime. Damları, dar sokakları, dar sokaklarda yürüyen atları, vitrinleri süsleyen eşyaları, taş duvarları heyecanlı gözlerle süzüyorum. Bir müddet amaçsız yürüyüşten sonra Ulucami yazan levhanın peşine takılıp ağır adımlarla merdivenlerden oluşan dar sokaktan iniyorum. İhtişamlı minaresi ötelerden gözüken caminin avlusundayım. Dikdörtgen avlunun orta yerinde sekiz köşeli bir sebil, hemen yanında sebili gölgeleyen bir ağaç. Avlunun öbür ucunda minarenin bulunduğu dama uzanan merdiven. Damın köşesinde kare şeklinde başlayıp, yuvarlak olarak devam eden minare. Birbiriyle uyumlu evlerin arasında caminin damında bulunan kubbenin ayrıcalıklı bir duruşu var. Birbirine paralel sütunların oluşturduğu caminin içi de avlu gibi dikdörtgen biçiminde. Ahşap giriş kapısının karşısı sayılabilecek bir noktada mübarek sakalı şerif ziyaretçilerin ilgisini kendinde topluyor. 

Caminin hemen yanında tarihsel dokuyu modernlikle buluşturan Mezopotamya kafesi. Kafenin damında özel olarak hazırlanmış seyir koltuğu biz içeri girince boşalıyor. Önünde herhangi bir masa veya sehpa olmayan, doğrudan uçsuz bucaksız Mezopotamya ovasına yüzü dönük seyir koltuğu. Mezopotamya ovasına karşı kaçak çaydan yudumlarken şairliği tutuyor insanın: 

Çayın buğusu sevdayla buluşur dudaklarımda
Özlem taşır ufuklara deli rüzgarlar
Güvercinler uçar üstünde başımın
Ayaklar altında Mezopotamya
Sisler arasında bir nazlı gelin
Bahar müjdecisi kocaman ova
(Devamı için tıklayın)

Uçsuz bucaksız ovaya karşı çayımızı içip, şehrin türküsüne eşlik ettikten sonra yeni yaşanmışlıklara uzanmak için geldiğim yolu gerisin geri giderek tekrar ana caddedeyim. Daha yükseğe, yukarılara yürüyoruz. Cadde üzerinde sola dönüp dik merdivenlerden Zinciriye medresesine tırmanıyoruz. Medrese ibadet yeri, ders salonları, şimdilerde medreseyi yaptıran Melik Necmeddin İsa'nın türbesinin bulunduğu oda, talebelerin yattığı oda ve avludan oluşuyor. Avlunun ortasında doğum, hayat, ölüm temsilini vurgulayan çeşme sırasıyla, duvar, sandukayı andıran bir dikdörtgen ve avlunun tam ortasında bulunan havuzdan akıyor. Her devirde azizliğiyle bilinen su duvardan akarken doğumu, dikdörtgen içinde akarken hayatı ve büyük havuzda akarken ölümü yani ebediyeti temsil ediyormuş. Dilimli kubbelerin bulunduğu avludan Mezopotamya'nın hudutsuzluğunu seyretmek mümkün. Kadim şehrin tarihi dokusu ciğerlerimize dolarken çıkışta kullandığımız merdivenden farklı, dar ve karanlık merdivenlerden ana caddeye iniyoruz.

Doğum, hayat, ölüm tasvirini simgeleyen çeşme ve havuz

Bir sonraki durağımız Kız Meslek Lisesi, giriş kapısının yanında bulunan tabelasında yazan eski adıyla Olgunlaşma Enstitüsü. Ana cadde üzerinde yürürken gene sola doğru merdivenleri tırmanarak tarihi binanın bahçe kapısının önüne ulaşıyoruz. Kilitli bahçe kapısından giremesek de merdivenler üzerine oturup soluklanmak, soluklanırken de yeşil tarlaların gri bulutlarla buluştuğu ufukları seyre dalmak için ideal bir yerdeyiz. Şehrin büyüsüne kendimi kaptırmışken 'Mardin'in esprisini biliyorsun abi?' diye yanımıza sokulan iki çocuğun sesiyle kendime geliyorum. Neymiş Mardin'in esprisi diye sormaya fırsat bırakmadan süratle konuşmaya başlıyorlar: aynı anda, süratle ve tekerlemeye benzeyen espiriye ritim katarak. Ritimli ve kafiyeli, şiirsel bir söyleyiş. 'Eskiden evlerde' diye başlayıp 'küçük tokmak kadınlar için, büyük tokmak erkekler için' diye devam tekerlemeyi 'bizde buradan okul harçlığımızı karşılıyoruz' diye sonlandırıyorlar. Çocuksu bir gerçekçiliğin hakim olduğu koyu bir sohbetin ortasında buluyorum bir an sonra kendimi. Mardin'in hikayelerinden, çocukların hayallerinden bahsediyoruz. Çocuk yüreğinin saflığını duyuyorum doğu şivesine has kelimelerinde.

* Mardin hakkında yazının başlangıcı için, tıklayın
Arif öztürk
Arif öztürk

Psikolojik Danışma ve Rehberlik, Blog Yazarı

2 yorum: