TavsiyeKitap: Olmak Cesareti(13)

Olmak Cesareti
Kemal Sayar
Kapı Yayınları
264 sayfa


Hayat Teselli Bulmaktır, Hüzün Hastalığı gibi kitaplarıyla tanıdığım Kemal Sayar psikolojiye farklı açılardan bakmamı sağlayan bir yazar. Kendisi bir psikiyatr olan Kemal Sayar, insan varoluşunun anlamlandırılması meselesi üzerine yoğunlaşıyor. Batı psikolojisinden alınan kavramları kültürel kodlarımıza uygun hale getirip kullanması ile de güzel bir çalışma yaptığını düşünüyorum.

Kemal Sayar'ın bu yazıda ele alacağımız Olmak Cesareti kitabı, 'Var olmak cesaret ister' ana temasıyla okuyucuya buluşuyor. Kitapta yer alan 33 konu başlığı dört ana başlık etrafında kategorize edilmiş: Hayatın Tam Ortasında, Sınırları Zorlamak, Olguların Dili, Tıbbın İçinden Tıbbın Ötesine.

Hayatın Tam Ortasında ana başlığıyla sunulan birinci bölümde Sayar, hayatın içinde insanın durumunu ele alıyor. Bu bölümde, bebeklikte oluşan bağlanma ihtiyacı ile başlayan yolculuk, ölüme kadar gidiyor. Teknolojinin, biyolojinin gelişimi ile gerçeklik algısının kayboluşuna vurgu yapan Sayar, kitaba ismini veren Olmak Cesareti isimli yazıda bizi cesaret gösterip kendi benliğimizle var olmaya davet ediyor.

İkinci bölümün ana başlığı Sınırları Zorlamak. Bu bölümde Sayar, kainatın aşk üzere yaratıldığından dem vurarak bizi aşka davet ediyor: derin anlamlarıyla aşkı kavrayıp, aşk ile yaşamaya. Tartışılan diğer başlıklar ise şunlar: psikolojinin sınırları zorlayan durumları, deha ve delilik, kaosta hayat.

Üçüncü bölüm Olguların Dili ana başlığını taşıyor. Bu bölümde dikkatimi çeken yazılar var. Sayar, ergenlik dönemini tartıştığı bölümde günümüzde ergenliğin çalkantılı geçmesinin temel sebebini, ergenlerin toplumla ve hayatla bütünleşmeden uzak kalmalarına bağlıyor. yetişkinliğe ilk adımı attıkları dönemde ergenler, hayata dair gerçek sorumluluklar alamıyorlar, bu durum çalkantılı bir ergenlik geçirmelerine sebep oluyor. Kemal Sayar'ın bu görüşüne katılıyorum. Zira, ergenlik dönemi ve öncesinde hayattan soyutlanmayan, hayata dair sorumlulukları olanların ergenlik dönemini daha az problemle atlattığı biliniyor. Bir diğer önemli yazıda ise Turgut Uyar'ın Göğe Bakma Durağı şiirine atıfta bulunan Sayar, mevcut kentleşme anlayışıyla şehirlerde göğe bakma duraklarının gerçeğe dönüştüğünü/dönüşeceğini ifade ediyor.

Son bölümde tıbbın yöneldiği alana dair tartışmalar mevcut. Ülkemizde günübirlik tartışmalar sürerken, birçok ülkenin gen savaşları yaptığını bu bölümde okuyoruz. Gen savaşları için harcanan yüksek rakamlar hayret verici nitelikte. Sayar, bu gen savaşlarının insanlığı Huxley'in Cesur Yeni Dünya'da çizdiği distopyaya götürmesi endişesini taşıyor.


Takipte Kalın! 

Olmak Cesareti Kemal Sayar Kapı Yayınları 264 sayfa Hayat Teselli Bulmaktır, Hüzün Hastalığı gibi kitaplarıyla tanıdığım Kemal...

Nerelerdeyim?


Yaz aylarının rehaveti çeşitli işlerle birleşince bloga yazı girmek, blogları ziyaret etmek işi aksadı. Bir aydan fazla süredir bloga yazı eklememişim. İnşallah bugünden sonra yeniden blogumla ilgilenmeye başlayacağım.
İşler vardı, bahanesinin arkasına sığınsam da rehavetin etkisi de oldu blogdan uzak kalışımda. Bu özeleştiri yaptıktan sonra neler yaptığıma geçelim?
Bir süre yoğun tempoda Griceviz oynadım. Griceviz, bir mobil uygulaması. Bilişsel becerilerin gelişimini artırmayı hedefleyen ve bu konuda iddialı uygulama Türkiye'de geliştirilmiş. Hala gelişmeye devam ediyor. Odtü'de Türkiye Zeka Vakfı ile Tübitak işbirliğinde geliştirilmeye devam ediyor. Yabancı kaynaklı benzer uygulamalar vardı. Ülkemizde böyle bir çalışmanın yapılıyor olması gayet güzel.
Uygulamayla tanışmam şu şekilde oldu: MEB Zeka Oyunları Uygulamarı Eğitimi almak isteyen personel arasından seçim yapacaktı. Seçimleri Griceviz uygulaması üzerinden yapmaya karar vermişler. Zeka Vakfı ile MEB'in bu adımı sayesinde Griceviz ile tanıştım. Uygulama içinde yapılan yarışmanın sonucunda beş günlük Zeka Oyunları Uygulamarı Eğitimine katıldık. Hayli yoğun bir eğitim oldu. Bulmacalar, zeka ve mantık soruları, matematiksel işlemlerle zihnimizi çalıştırdık.
Sonrasında geçtiğimiz hafta Kodlama ile ilgili bir eğitime katıldım. Tamamen uzak olduğum kodlama meselesine girizgah yapmış olduk. Kodlamadaki mantığı ve çalışılabilecek uygulamaları gördük. Hatta minik oyun bile yaptık. Tabii bu kadarla kodlama öğrendim diyemem. Bundan sonrası hayal gücüne ve çalışmaya bağlı olarak ilerleyecek.
Şimdilik bu kadar.
Daha fazla görüşmek dileğiyle,
Hoşçakalın!

1. Yeniden buraya dönemin heyecanıyla yazıda hatalar varsa bildirin.
2. Griceviz uygulaması hakkında detaylı bilgi için Türkiye Zeka Vakfı'nın internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Bitirmeden bir anagram sorusunu da sizinle paylaşayım: Amacımız iki kelimedeki harflerin tamamını kullanarak yeni kelime bulmak.




Takipte Kalın! 

Yaz aylarının rehaveti çeşitli işlerle birleşince bloga yazı girmek, blogları ziyaret etmek işi aksadı. Bir aydan fazla süredir bloga yaz...

Tarihin Satır Aralarından-2



Tarihin Satır Aralarından(2), bugün paylaşacağım kitabın adı. Adından anlaşıldığı üzere bir tarih kitabı ve birincisi de var. Tarih sever biri olarak ilgimi çeken bir kitap. Tarihe çok ilgisi olmayanların da seveceğini düşünüyorum. Çünkü ağır, sıkıcı bir kitap değil. Daha kapağı açmadan kitap kendine çekiyor beni. Kapağında aynı tasa kaşık sallayan askerler var. Tasın içerisinde ne çorbası olduğu belli olmuyor fotoğrafta. Cihan Harbinde Filistin Cehpesi'nde çekilmiş. Kitabı henüz açmadan tarihin satır aralarında yolculuk başlıyor. Bu yolculuktan sonra arka kapağı incelerken okuduğum, 'Sahip olduğumu değerlerin şuurunda olmamız temennisiyle tarihin satır aralarında bir yolculuğa çıkıyoruz.' cümlesine hak veriyorum.

Kitabın içerisinde birbirinden bağımsız onlarca tarihi anektod var. Bu anektodlar arasında Nasreddin Hoca'nın eşeğe ters binmesinin asıl sebebi hafızamda kalanlardan. Malum ulemadan bir zat olan Hoca Nasreddin medresede ders vermektedir. Hoca akşamları evine dönerken talebeleri peşinden gelerek sorular sormaktadır. Hoca da talebelerine arkasını dönmemek için eşeğe ters binmiştir. Mizahi yönleriyle hafızamızda tazeliğini koruyan, hatırlayıp tebessüm ettiğimiz bu olayın aslını Tarihin Satır Aralarından kitabında okudum.
Buna benzer anektodlar çok fazla kitapta. İstanbul'un servileri ve hususiyetleri, Süleyman Nazif'in Enver Paşa'nın babasına cevabı, Aksaray'ın temelinden eğri yapılan minaresi, eski esnaf cezaları ve daha onlarca anektod kitapta okuyucu bekliyor.
Uzun zamandır elimin altında olan, her gün açıp birkaç sayfa okuduğum bir kitap, Tarihin Satır Aralarından 2.

Takipte Kalın! 

Tarihin Satır Aralarından(2), bugün paylaşacağım kitabın adı. Adından anlaşıldığı üzere bir tarih kitabı ve birincisi de var. Tarih seve...

Fareler Olmasaydı!


Bilim insanları bazı araştırmalarda insan denekler kullanamazlar. Çeşitli etik ilkeler gereği insanlar araştırmada kullanılmaz. Araştırmanın ne sonuca ulaşacağı belli değildir; deneye katılan kişi psikolojik, sosyal ve fiziki açıdan zarar görebilir. Araştırmalarda dikkat edilmesi gereken etik ilkeler gereği bazı araştırmalarda insanlar yerine hayvanlar kullanılır. Elde edilen sonuçların insanlarda da geçerli olacağı iddia edilir. Araştırmalarda kullanılan hayvanlar arasında fareler önemli bir yer tutar. Farelerin kullanıldığı çok sayıda araştırma yapılmıştır, yapılmaya devam etmektedir.
Bu çalışmada farelerin kullanıldığı bazı psikoloji araştırmaları hakkında bilgi verilecektir.

1. Watson'un Albert Deneyi

Etik ilkeler açısından tartışmaları hala devam eden çalışmada fareler araştırmada arka plandadır. Araştırmanın asıl deneği 1-2 yaşlarındaki küçük Albert'tir. Watson'un amacı Albert'in fareden korkup korkmayacağıdır. Fare Albert'in yanına bırakılır ve aynı zamanda rahatsızlık veren yüksek bir ses verilir. İlk başta sesten korkan Albert fare ile sesin aynı anda görülmesinden dolayı fareden de korkmaya başlar. Watson bu araştırma ile korkuların bu şekilde öğrenildiğini iddia etmiştir.

2. Skinner'in Kutusu

Psikolojide davranışçılık olarak bilinen ekolün önemli isimlerinden Skinner, davranışı ve öğrenmeyi gözlemlemek amacıyla bir kutu tasarlamıştır. Skinner kutusu olarak bilinen bu kutunun kendine has bir düzeneği bulunur. Tahmin edeceğimiz üzere araştırmada fareler kullanılmıştır. Kutunun içerisine bırakılan fare kutunun kutuda rasgele dolaşmaktadır. Bu sırada amaçsızca kutunun içindeki manivelaya basar. Fareye yiyecek/içecek verilir. Bir süre sonra fare manivelaya basınca ödül alacağını öğrenir. Benzer şekilde kutuya yoğun bir ışık tutulur. Fare tesadüfen manivelaya basınca ışık kapanır. Fare ışıktan kutulmak için manivelaya basması gerektiğini öğrenir.

3. Tolman'ın Bilişsel Davranışçılığı

Klasik davranışçıların uyaran-tepki söylemine karşı çıkan Tolman, uyaran ve tepki arasında öğrenmeyi/davranışı etkileyen ara değişkenlere vurgu yapmıştır. Bu değişkenler, amaçlılık, beklenti, varsayımlar vesairedir. Bu görüşlerini ispat için yaptığı araştırmada, Tolman da fareleri kullanılmıştır. Yapılan çalışmada bir grup fareye başarılı tamamlanan her koşu için ödül verilmiştir. 10 gün içinde farelerin hızı artmış, hatası azalmıştır. Diğer grup fareye ödül verilmemiştir. Fareler labirentte kendi hallerinde dolaşmıştır. Daha sonra ikinci grup fare labirente tekrar alınmış, hatasız koşuları için ödüllendirilmiştir. İkinci grubun kısa sürede hızını artırdığı, hatayı azalttığı görülmüştür. Bu durum ilk araştırmada ikinci grubun labirenti kendiliğinden öğrendiğini göstermektedir.

4. Rosenthal Etkisi

Robert Rosenthal kendini gerçekleştiren kehanet yahut pygmalion etkisi olarak bilinen duruma açıklık getirmek amacıyla birçok araştırma yapmıştır. Bu araştırmalardan birinde fareler kullanılmıştır. Öncelikle fareler iki gruba ayrılmış, araştırmayı yapacak öğrencilere birinci grup farenin zeki olduğu,  ikinci grubun normal olduğu söylenmiştir. Öğrencilerin amacı  farelere labirentten çıkışı öğretmektir. Neticede birinci grup fare öğreticilerin desteğiyle labirentten çıkmayı öğrenmiş, ikinci grup fare bu konuda zorluk yaşamıştır.

5. Yoğurtla Stresten Kurtulmak

Dr. Gaultier ve ekibi tarafından yapılan bir araştırmada stres ve metabolizma arasındaki ilişki incelenmiştir. Gene bu araştırma da fareler üzerinde yapılmıştır. Yapılan araştırmalar neticesinde yoğurtta bulunan bir bakterinin bağırsaklarda varlığı depresyona iyi gelmektedir. Metabolizmadaki bu bakteriler vücutta azaldıkça stresin arttığı görülmüştür. 


Burada sayamadığımız birçok araştırmada da fareler kullanılmıştır. Diyebiliriz ki psikoloji özelinde birçok bilimde farelerin önemli bir katkısı olmuştur. 


Takipte Kalın! 

Bilim insanları bazı araştırmalarda insan denekler kullanamazlar. Çeşitli etik ilkeler gereği insanlar araştırmada kullanılmaz. Araştırma...

Kör Baykuş-KitapYorum(28)

Bazı kitaplar olur ki anlaması zordur. Bazı kitapları da anlatması zor olur. Sadık Hidayet'in Kör Baykuş kitabı iki guruba da giriyor: anlaması da zor, anlatması da.
Kitapta hayal ile gerçek ayırt edilemiyor. Kahramanımız yoğun ruhsal bunalımlarını birinci ağızdan anlatıyor. Daha çok kasvetli bir odada yaşanıyor olaylar. Kimi zaman kahramanımız dışarıdaki bir mekanda yaşadıklarını anlatıyor, fakat anlattıkları gerçek midir, yoksa hayal aleminde veya rüyada mı yaşanmaktadır? Bilinmiyor. Bazen bir mezarlıkta hayran kaldığı bir güzeli gömerken, bazen kahpe olarak tanımladığı karısının evinde rezil olurken görüyoruz.
Olaylar kasvetli bir odada geçiyor demiştik. Bu oda okuyucuyu da kasvetli bir halet-i ruhiye içerisine sokuyor. Okurken kendinizi penceresiz, karanlık bir odada, çaresizlik içerisinde sanıyorsunuz. Bu yönüyle -eğer yazar okuyucuya bu hissi vermek istemişse- başarılı bir kitap olabilir. Fakat bu tarz kasvetli, isyankar, yoğun ruhsal bunalımlı kitapları çok sevmediğim için Kör Baykuş bana çok hitap etmedi açıkçası.

Kitaptan İktibaslar




Takipte Kalın! 

Bazı kitaplar olur ki anlaması zordur. Bazı kitapları da anlatması zor olur. Sadık Hidayet'in Kör Baykuş kitabı iki guruba da giriyor: a...

Film Tavsiyesi: Küçük Dahi Vitus


Normal olmak mı, dahi olmak mı? Tercih hakkınız olsaydı, hangisini tercih ederdiniz? Birçok insan dahi olmak cevabını verse de normal olmanın kıymeti tartışılmaz. Küçük Dahi Vitus filminin çocuk kahramanı Vitus birçok alanda yetenekli bir dahidir Hafıza, üretkenlik gibi yeteneklerinin yanı sıra mükemmel derecede piyano çalmaktadır.

Bir çok dahinin olduğu gibi Vitus da bazen sosyal anlamda uyumsuz olabilmektedir. Vitus'un en sevdiği şey marangoz dedesinin atölyesinde keyfince vakit geçirmektir. Çünkü sadece dedesinin yanında özgürce davranabilmektedir.

Anne ve babasının Vitus'tan tek beklentisi ünlü bir piyanist olmasıdır. Vitus'un kendine dair hayali ise normal olmak, daha doğrusu kendi olmaktır. Bunu izleyiciyi şaşırtıcı bir şekilde başarır.

Film ebeveyn olarak bizlere kendimizi sorgulama fırsatı sunuyor.

Takipte Kalın! 

Normal olmak mı, dahi olmak mı? Tercih hakkınız olsaydı, hangisini tercih ederdiniz? Birçok insan dahi olmak cevabını verse de normal olm...

İçimizdeki Şeytan-KitapYorum(27)



Kuyucaklı Yusuf’u senelerce önce okumuştum. Sabahattin Ali’den okuduğum ilk kitaptı. Uzun bir aradan sonra Sabahattin Ali’den ikinci kitabı okudum: İçimizdeki Şeytan. Dönemin Türkiye’sinde bir müddet yasaklılar listesinde kalmış kitap. Yasaklılar listesine neden eklendiğini bilmiyorum. Sabahattin Ali, bir aşkın etrafında gidip gelerek dönemin münevverlerindeki yozlaşmayı ele alıyor. Amaçsızlık, fikirsizlik, tutarsızlık gibi özellikleriyle devşirme fikrileriyle ön plana çıkmak isteyen münevverlere şahit oluyoruz İçimizdeki Şeytan’ı okurken. Sabahattin Ali’nin bu romanı, dönemin  önemli yazarlarından Peyami Safa ile Hüseyin Nihal Atsız’ı eleştirmek için yazdığını iddia edenlerde var. Zira, Safa ve Atsız milliyetçi cepheyi temsil ederken; Sabahattin Ali sosyalist olarak tanımlanıyor. 

Özet ve Yorum

Olayların bir aşkın etrafında şekillendiğini ifade etmiştik. Kahramanlarımız Ömer ve Macide. Olaylar bu ikisi etrafında şekilleniyor. Macide musiki tahsili için Balıkesir’den İstanbul’a gelir. İstanbul’da teyzesinde kalmaktadır. Ömer ise gene Balıkesir’den İstanbul’a gelmiş, burada bir tanıdık vesilesiyle iş bulmuştur. Fakat işi çoğunlukla asmakta, günlerini gazetelerde yazıları neşredilen bir aydın (!) grupla geçirmektedir. 
Ömer ve Macide kendi aralarında nikahlanıp, Ömer’in kiralık tek göz odasında yaşamaya başladıktan sonra, bu münevver grubundaki çarpıklığı görmeye başlarlar. İçi boş konuşmalara, devşirme fikirlere, tutarsız fiillere şahit olurlar. Fakat bu gruptan kopamazalar. Ciddi anlamda maddi sıkıntı çekmeleri, zaman zaman bu grupla geçirdikleri akşam sefaları bu gruptan kopmalarına engel olur. Bunlar görünür sebepler olsa da, Ömer’in 'herkesin içinde olduğunu’ düşündüğü İçimizdeki Şeytan engel olur Ömer ve Macide’nin bu yapmacık gruptan ayrılmasına. Bu noktada Ömer ile Macide’nin içlerindeki şeytan ile mücadelesine şahitlik ederiz. Macide içindeki şeytanı kontrol etmekte Ömer’e göre daha iyi durumdadır. Ömer’in içindeki şeytana uyması, kimi zaman aşklarının önüne bile geçer. 
Bazen aşk, bazen fikirler, bazen akşam sefaları… olaylar bu şekilde devam ediyor. Olayların perde arkasında temelde insanı görüyoruz: iyiliğe de kötülüğe de meyyal olması özelliğiyle insanı. Bu minvalde bir insan manzarası sunuyor okuyucuya, Sabahattin Ali: aşkı, iyiliği, kötülüğü, memleketi bu manzaradan seyreder okuyucu. Ve şurası muhakkak ki, okuyucu ruhunda ne varsa onu görür bu manzarada. 

Kitaptan İktibaslar

"İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer... Ne olursa olsun..." 61. syf.
"..Kendimi kendim bile tanımıyorum.." 116. syf. 
"İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı." 188. syf.

Takipte Kalın! 


Kuyucaklı Yusuf’u senelerce önce okumuştum. Sabahattin Ali’den okuduğum ilk kitaptı. Uzun bir aradan sonra Sabahattin Ali’den ikinci...

Haziran Ayında Neler Okudum? 2019

Sevincini Bulmak

Son yıllarda kentten köye göç edenlerin arttığı yönünde haberler duyuyoruz bazen. Toprakla, yeşillikle buluşmak istiyor insanlar. Mustafa Kutlu'nun Sevincini Bulmak kitabında böyle bir hikayemiz var. Aslında sadece kentten köye göç değil, akademisyen bir kadının anlam arayışı var kitapta. Edebiyat alanında çalışan Suna Hanım, anlam arayışını her şeyi bir kenara bırakıp köye yerleşmekle bulur.

Kitleler Psikolojisi

Gustave Le Bon'un güncelliğini yitirmeyen eseri. Kitle psikolojisi hakkında psikolojik, sosyolojik tahlillerin yer aldığı kitap toplumu anlamak açısından okunmaya değer. Kitap hakkında değerlendirme yazıma, TavsiyeKitap: Kitleler Psikolojisi(12)  linkinden ulaşabilirsiniz.

Huzursuz Bacak

Tekrar bir Mustafa Kutlu kitabı. Avrupa'da doktorasını tamamlayan Ömer Faruk ülkeye döndüğünde çarpıklaşan bir sistem ile karşılaşır. Devlet kurumları ve özel sektörde hayal ettikleri ile gördüğü gerçekler karşısındaki uçurumu görünce hayal kırıklığı yaşar. Kitap hakkında değerlendirme yazım Huzursuz Bacak-KitapYorum(26) linkinde.

Yahudinin Kanlı Böreği

Necip Kıylani tarafından yazılan kitabın baskısı yok. Elektronik ortamda pdf formatında okudum. Tarihi gerçeklerden hareketle yazılan romanda Yahudilerin Hristiyan birini öldürüp kanından kutsal çörek yapmaları olayı işleniyor. Yahudilere atfedilen kutsal çörek ve hamursuz bayramı iddialarına ilişkin farklı bir kitap. Cinayeti işleyen Yahudiler suçlarını itiraf etmesine rağmen Kavalalı Mehmed Ali Paşa rüşvet alarak onları serbest bırakıyor. Kitabın sonunda tarihi belge olarak nitelendirilen evrak da mevcut. Okuduğum ilginç kitaplardan. Kitap hakkında detaylı bilgi başka bir blog olan Sadece Gerçek sitesinde mevcut.

Sevincini Bulmak Son yıllarda kentten köye göç edenlerin arttığı yönünde haberler duyuyoruz bazen. Toprakla, yeşillikle buluşmak istiyor...

İnsan ve Hayat - Haziran-2019


İnsan ve Hayat Haziran sayısı Gelenekten Geleceğe TOHUM ana temasıyla elime ulaştı. Haziran ayı biterken ben de dergimdeki yazıları okumuş oldum, notlarımı aldım.
Tohum mevzusu önem verdiğim fakat kendimi çaresiz hissettiğim mevzulardan biri. Tükettiğim besinlerde kullanılan tohumların ne kadar sağlıklı olduğu suali zihnimi kurcalıyor. Dergini haziran sayısı tohum konusu etraflıca ele alınmış. GDO ile hibrit tohumun farkı, tohum konusunda ülkemizin durumu gibi konular uzman(40 yıllık çiftçi, tarım mühendisi, akademisyen vs) görüşlerden istifade ile biz okuyucuya ulaşmış.
Tohum konusunu bitirince Afrika Günlükleri bölümünde Mozambik çıkıyor karşımıza. Mozambik isminin nereden geldiğini, Afrika'daki yazarımız Kübra ER'in kaleminden okuyoruz: Musa Bin Bek ismi zamanla Mozambik'e dönüşmüş.
Daha sonraki yazılarda evde ekmek yapmak isteyenler için pratik ekmek tarifi, hitabeti bitirme teknikleri, Çanakkale'de gönüllü hemşirelere armağan edilen cihadiye yüzüklerinin hikayesi gibi anektodlar var. Cihadiye yüzükleri ilk defa duyduğum bir anektod. Aynı zamanda ibretlik. Çanakkale'de gönüllü hemşirelik yapan kadınlara devletimiz hediye vermek ister. Gönüllüler para teklifini kabul etmezler. Bunun üzerine devletimiz, savaşta kullanılan tüfeklerin namlularını keserek yüzük yapmış ve gönüllü kadınlara hediye etmiş.
İstanbulda'ki Dünya kısmında ise Kazakistanlı bir ailenin hikayesi var. Endonezyalı çiftin yaptığı gibi düğün hakkında bu ailenin de yorumları var. 'Bizim oralarda düğünlerde yemek çok önemlidir. aç gidilir, tıka basa yemek yenilir. Burada gittiğimiz ilk düğünlerde bu alışkanlık sebebiyle aç kaldık.'diyorlar.

İnsan ve Hayat Haziran sayısı Gelenekten Geleceğe TOHUM ana temasıyla elime ulaştı. Haziran ayı biterken ben de dergimdeki yazıları okumu...

O Ev



Lise yılları boyunca önünden geçtiğim, avlusu çeşitli meyve ağaçlarıyla dolu, iki katlı şirin bir bina idi o ev. Sarı renge boyalı duvarları, bahçe duvarının dışına sarkan elma, vişne, kiraz ağaçları. Bana çocukluğumun evini hatırlatırdı.

Çocukluğumun evi, önünde bostanı, söğüt ağaçları, tavuk kümesi ve kerpiç duvarları ile şehre uzak toprağa yakın bir yerdi. Duvarların kerpiç ve ahşap karışımı olmasından olsa gerek kışın çetin soğuklarında soba ısısı içeriyi yeterince sıcak tutardı. Kışın olduğu gibi yazın da duvarlar serin kalmasını sağlardı evimizin. Bostandan topladığı domatesi, biberi, fasülyeyi söğüt ağacının gölgesinde ayıklayan annem ile yanık benizle buğday hasatından dönen babam söğüt gölgesinde oturur, yaz güneşinin sıcağını yeşil yapraklar ile perdelerlerdi. Biz ise oyun oynamaktan yorulmuş halde söğüt gölgesi altında karpuzlar yerdik. O günlerde üreten, ürettiği nispette tüketen bir hayatımız vardı. Üretirdik, üretmenin neşesiyle neşelenirdik. Kümeste yumurtalar, bostanda sebzeler, tarlada arpa-buğday.

Derken, ağır ağır tüketim dünyasının esaretine biz de girdik. Nasıl olsa manav geliyor köye, bostana hacet kalmadı diyerek ilk önce bostanı kaldırdık evin önünden. Sonraları tahtadan, topraktan usandık artık diye beton bir ev kondurduk bostanın yerine. Evimiz modernleşmiş, eski evimiz yıkılıp yerine garaj yapılmıştı. Modern binanın önünde kümesler kendine yer bulamadı tabi ki. Bostanı, kümesi bir kaç sene içinde çıkardık hayatımızdan. Avludaki söğüt ağacı toprağa yıkılıverdiğinde çok şey değişmişti hayatımızda. 
O günden sonra üretimden tüketime doğru giden yolda geri dönülmesi mümkün olmayan mesafelere ulaştık. Önce domatesi, biberi manavdan almaya başladık. Bir kaç sene sonrasında yumurtayı bakkaldan… En son tarlalarımızı yaban otlara terk eyledik. Nihayet unumuzu satın almaya başladık. Derken, değirmenler kapandı bir bir. Ekmeğimizi satın almaya başladık.

Neyse mevzuyu dağıtmayalım. Çocukluğumun evine özlemimdem olsa gerek, o evi oraya benzetirdim kendimce. Ve o yüzden  uzaktan da olsa sahiplenir, severdim sahibini bile tanımadığım o evi. Dört sene boyunca önünden geçtim, hayranlıkla, gıpta ile ağaçları seyrettim, kuş seslerini dinledim. Civarda tek kalan evlerden biriydi. Mahallede evler teker teker yıkılıyor, yerlerinde çok katlı binalar yükseliyordu. Şehrimiz kentleşme(!) yolunda hızla ilerliyordu. Bir tek o ev kaldı kentleşmeye direnen, tepeden bakan apartmanların altında duvarların ardına saklanan bir kaçak gibi küçüldükçe küçüldü.

Seneler sonra bir vesile ile o evin olduğu sokaktan geçmek durumunda kaldım. Bilmeden, düşünmeden, hatıraların gölgesinde ağır adımlarla yürürken o evin yerinde olmadığını farkettim. Yoktu işte! O evin yerinde iş makinelerinin toprakla, taşla mücadelesine şahit oldum. Meyve ağaçları şimdi oduna dönmüş, inşaat demirleriyle birlikte yolun bir kıyısına yığılmışlar. Biraz şaşkın, biraz mahcup, biraz mahzun yürüdüm yoluma. Yıkılıcağını hiç hayal etmemiş, evin ebediyete intikal edeceği vehmini içimde taşımıştım.

İşin aslını biraz soluklanayım diye oturduğum çay bahçesinde öğrendim. Çay bahçesinde konuşulanlar da o ev ile alakalıydı. İhtiyar ev sahibesi ölünce çocukları müteahhite teslim etmişler evi. İki kardeşe ikişer daire düşecekmiş inşaat tamamlanınca. Senelerce kentleşmeye direnen, evi yıktırmayan da ihtiyar hanım efendi imiş.

Lise yılları boyunca önünden geçtiğim, avlusu çeşitli meyve ağaçlarıyla dolu, iki katlı şirin bir bina idi o ev. Sarı renge boyalı d...

Huzursuz Bacak-KitapYorum(26)


'İçimde yıllar sonra memlekete dönmenin sevinci, ellerimde bavullar, havaalanının kalabalık telaşından kurtulup bir taksiye doğru yürürken azıcık terlemiş alnıma huzurun sessiz, sakin, ama garip bir şekilde ürpertici eli dokunuverdi.' cümlesiyle başlıyor hikayemiz. Bu girizgahtan sonra doktorasını tamamlayıp Türkiye'ye dönen Ömer Faruk'un yaşadıklarını adım adım takip ediyoruz. Günün akşamında bu değişime isyan edercesine bir bacak ağrısı başlıyor kahramanımızda. Esasında ağrı da değil, bir huzursuzluk. Huzursuz bacak.
Attığı her adımda Ömer Faruk, bizlere kişilerin ve kurumların nasıl değişime uğradığını gösteriyor.
Gençlik yıllarında ortak emeller taşıdıkları arkadaşlarını ziyaret ediyor bir bir. Her biri bir iş tutmuş, herkes yolunu almış. Birçoğu gençlik emellerini çoktan unutmuş.
Çocukluğunuzun geçtiği mahalleye uzun bir aradan sonra gelirsiniz de hatıralarınız depreşir ya hani. Eski lezzeti yakalayacağınız düşünürken derin bir hayal kırıklığı gelir adımlarınızın peşinde. Ömer Faruk da aynı şeyi yaşar huzursuz bacağıyla. Bu hayal kırıklığının ardında sosyal ve ekonomik değişimi, kültürel yabancılaşmayı görürüz. Ulvi amaçların yerini günübirlik hevesler, üretimin yerini tüketim, liyakatin yerini kayırmacılık almıştır. Vaziyet böyle iken kahramanımız Ömer Faruk biraz insanlardan kaçmak, biraz kendiyle baş başa kalmak ümidiyle babadan kalma çiftliğe gider. Ömer Faruk'a çiftliğe kadar eşlik eden huzursuz bacağı burada huzura kavuşur. Lezzetini tattığı bir doğal çilekten sonra çiftlikte kalıp çilek yetiştirmeye karar verir. Kitabın son sürprizi olarak da Kanaat Ekonomisi adında bir kitap yazmaya başlar. Fakat endişelidir: 'Herkes kanaatin önemini bilecek ama  kim uygulayacak ki!' 
Bireysel ve sosyal hayata dair tespit ve tahlilleriyle, kanaat ekonomisi gibi önemli bir vurgusuyla Huzursuz Bacak kitabını kısaca özet geçtik. Şimdi, kitaptan birkaç iktibasla devam edelim.


"İnsanoğlu unutkan ve nankördür. Elindekinin kıymetini bilmez, kaybedince mızıldanır. " (syf-50)
"- Ee, sen neler yapıyorsun? Hâlâ aynı fikirlerde misin? 
Hiç duraksamadım:
- Evet. Hâlâ zenginlerin servetinden fakirlerin hakkını nasıl alabiliriz, bunun formülünü arıyorum.
Hiç duraksamadım:- Evet. Hâlâ zenginlerin servetinden fakirlerin hakkını nasıl alabiliriz, bunun formülünü arıyorum. " (syf-95)
Marka insanların şahsiyetini siler, onları tek tip yapar. İmza çeşitliliktir. Şahsiyetin muhafazası, kimliğin ispatıdır. (syf-99)
" Nereye bir gökdelen dikilmişse, orada paganist gücün paradan başka ilah tanımayan kanunu geçer. " (syf-119)
Buralardan uzaklaşmak lazım ama nereye gidebilirim? Her yer aynı.. (syf-158)

'İçimde yıllar sonra memlekete dönmenin sevinci, ellerimde bavullar, havaalanının kalabalık telaşından kurtulup bir taksiye doğru yür...

Siyasetçidir Ne Yapsa Yeridir


Çok televizyon izleyen biri değilim. Haberleri de çok takip etmiyorum. Bazen sadece manşetlere göz atarım. Haber takip etme anlayışım bundan ibaret.
Son zamanlarda siyaset anlamında garip şeyler oluyormuş. Apo İmralı'dan mektup yazmış, mektubu medyayla paylaşılmış. Siyasi parti liderleri bu olaya ilişkin klasik çizgilerinin dışında açıklama yapmışlar. Hatta bir kişi(siyasetçi değil sanırım) son zamanların modası 'yerli ve milli' kategorisine Apo'yu da dahil etmiş.
Bu açıklamaları duyanlardan bazıları şaşırmış. Bazıları öfkelenmiş. Bazıları, daha düne kadar olan kanaatlerini değiştirip siyasi parti liderleri gibi klasikleşen çizgilerinin dışına çıkıyorlar.
Bazı arkadaşlarım ve takipçilerim bu olaylara ilişkin yorumumu soruyorlar. Ancak siyaset hakkında yazmayı istemediğim için bu konu hakkında yazmayacağım. Mevcut siyasete ilişkin düşüncelerim kendimde kalacak.
Bu olaylar siyasi gidişatı ve seçim sonuçlarını nasıl etkiler? Bu konuda da net bir fikrim yok.
Siyaset hakkında söyleyeceğim tek şey şudur: 'Bu ülkenin gelişmesi önündeki en büyük engel siyasi partilerdir'.
Etrafımda bu tür olaylar hakkında konuşulurken, Apo'nun mektubuna, bu konuda yapılan açıklamalara şaşırmadığıma şaşıran arkadaşlarım oluyor. Bu kişilere de 'Evlidir Ne Yapsa Yeridir' filminden ilhamla şunu söylüyorum: 'Siyasetçidir, ne yapsa yeridir.' 
Siyasi tartışmalara niye girmediğimi, bu tür olaylara niye şaşırmadığımı birkaç sene önce yazmıştım. O yazının linkini aşağıya koyuyorum. Siyasete bakışım biraz net olsa da yazımı okumanızı isterim.

Buyrun: Siyasi Partiler ve Spor Kulüpleri Ne İşe Yarar?

Çok televizyon izleyen biri değilim. Haberleri de çok takip etmiyorum. Bazen sadece manşetlere göz atarım. Haber takip etme anlayışım bun...

TavsiyeKitap: Kitleler Psikolojisi(12)

Kitleler Psikolojisi yayınlandığı 1985 yılından bu yana güncelliğini yitirmeyen bir kitap. Defalarca baskısı yapılan, Türkiye'de birçok yayın evi tarafından basılmış durumda. Benim okuduğum kitap Say Yayınlarından çıkma. Kitap uzun zamandır okuma listemde. En son Yurdagül Çelik'in kitap hakkındaki yazısını okuyunca kitabı okuma listemde önlere aldım. İlgilenirseniz onun yazısı da şurada.
Kitleler Psikolojisi
Gustave Le Bon
Çev: Elif Kanur
Say Yayınları

Kitap üç kısımdan oluşuyor: Kitlenin Ruhu, Kitlenin Düşünce ve İnançları, Farklı Kitle Kategorilerinin Sınıflandırılması ve Tanımlaması.


İlk kısım olan Kitlelerin Ruhu kısmında Gustave Le Bon, Kitlenin genel özelliklerini açıklamakla işe başlıyor. Tutarsızlık, anonimlik gibi özelliklerin kitlelerin genel özellikleri arasında sıralarken, meclisler vb. toplulukların kitle olmaktan öteye gidemediğini iddia ediyor. Bu özellikleri sıraladıktan sonra yazar sırasıyla kitlenin duygularını, fikirlerini ve kitlenin inançlarını tartışıyor. Burada vurguladığı en önemli nokta bana göre kitlenin telkine açıklığını ifade etmiş olması. Bu noktada vurguladığı şey şu: kitleler duyguları çok aşırı halde ve telkine açık olarak yaşar; çünkü akıl yürütme becerisi büyük oranda devre dışı kalmıştır.

İkinci kısımda Gustave Le Bon, Kitlenin Düşünce ve İnançlarını doğrudan ve dolaylı yönden etkileyen faktörleri sıralıyor. Bu faktörler arasında ırk önemli bir yer tutuyor. Le Bon, 'kitlenin çoğunlukla yaşadığı yanılsamalar ise kitlenin düşünce ve inançlarını doğrudan ve önemli oranda etkiliyor', diyereke kitlenin inançlarında yanılsamlarını etkisine değiniyor. Akabinde kitle önderleri ve ikna etme yöntemleri ile kitlenin sabit ve sabit olmayan inançları tartışılıyor.
Son kısım Farklı Kitle Kategorilerinin Sınıflandırılması ve Tanımlamasına ayrılmış. Gustave Le Bon bu kısımda önce kitleleri sınıflandırıyor: Homojen ve heterojen kitleler olarak. Ardından Mücrim (suçlular) kitleleri, jürileri, seçmen kitleyi ve nihai olarak parlementer meclisleri tartışıyor. Le Bon bu kitlelerin tanımını yapıyor, niye kitle olduklarını açıklıyor. Ona göre bu topluluklar meclisler de dahil olmak üzere kitle olmaktan başka bir işleve sahip değil.

Kitabı okurken ülkemiz birçok açıdan gözlerimde canlandı. Özellikle tartışmalı bir seçimin yaklaştığı şu günlerde seçmen kitle, ikna etme yolları gibi konularda Le Bon'un ifade ettiği şeylerin yaşandığını, uygulandığını gördüm. Bu noktada seçmenin yaşadığı veya seçmene sunulan yanılsamalar çok dikkatimi çekiyor. Le Bon'un parlementer meclisleri kitle olarak görmesine de kesinlikle katılıyorum. Zira Le Bon, meclisleri de kitle olarak görmekle orada bulunan insanların akıl yürütme yetisini kullanmaktan uzaklaştığını ifade ediyor. Ülkemiz meclisini, bazen başka ülkelerin meclisini, oyladıkları tasarı hakkında, 'oy verdim ama öyle bir madde olduğunu bilmiyordum' diyen vekillerin varlığına şahit olunca Le Bon'un meclislerde kitledir tespitine katılmamak mümkün değil. 

Kitleler Psikolojisi yayınlandığı 1985 yılından bu yana güncelliğini yitirmeyen bir kitap. Defalarca baskısı yapılan, Türkiye'de bir...

Tomara Şelalesi

Sivas'ın Karadeniz'e uzanan eli olan Akıncılar'dan başlayıp, Gölova'dan devam eden yolculuğumuz Giresun, Gümüşhane, Sivas üçgeninde devam etti. İklim olarak, kültür olarak, mekan olarak bu üçgeni ziyadesiyle hissettik. Mekan olarak bir Giresun'a yaklaştık, bir Sivas'a. Buralar üç şehir merkezine de uzak olsada il sınırları itibariyle bu üç şehrin kıyısında bulunan yerler. Karadeniz'e girdiğinizi hissettiren virajlı yolları dönerken yöre insanının mekansal anlamda olduğu gibi kültürel anlamda da birbirleriyle olan benzerliğini düşündüm. Neyse mevzuya dağıtmayalım. 


Tomara Şelalesi, Gümüşhane ili Şiran ilçesinde bir şelale. Şiran'a 23, Gümüşhane'ye 113 km uzaklıkta olan şelaleye biz Sivas, Akıncılar ilçesinden gittik. Akıncılar'dan Tomara şelalesi ise yaklaşık 100 km. Karadeniz'in virajlı yollarında süren yolculuk zaman zaman yorucu olsa da şelalenin güzelliği, ortamın doğal florası, berrak ve köpüklü suların kayaların arasından fışkırması bu yorgunluğu unutturuyor.


Tomara Şelalesinin bir diğer adıda Kırk Gözeler. Şelale tek bir kaynaktan değil, irili ufaklı 40 kaynaktan çıktığı için bu ismi almış. Köpükler o kadar berrak, manzara o kadar güzel ki... Arka planda kalan yeşilliklerle birleşince şelalenin seyir keyfi daha da artıyor.


Şelalenin dereyle birleştiği noktada ayaklarını suya sokan insanlar var. Biz de ayaklarımızı suya soktuk. Fakat su o kadar soğuk ki, hemen çıkarmak istiyorsunuz ayaklarınızı sudan.

Oğlumla seyir terasına doğru çıkıyoruz.
Şelale tabiat parkı olarak kabul edilmiş. Etrafa yapılan tesisler şelaleye olan ilgiyi artırmış olmalı. Marketi, mescidi, lokantası, temiz lavaboları, yürüyüş yolları ve seyir terası ile bir kompleks haline getirilmiş alan. Seyir terasından şelalenin manzarasını izlemek diğer yerlere göre daha keyif veriyor.














Sivas'ın Karadeniz'e uzanan eli olan Akıncılar'dan başlayıp, Gölova'dan devam eden yolculuğumuz Giresun, Gümüşhane, Sivas ü...

Yedikıta Dergisi - Haziran 2019 (Sayı:130)


Haziran sayısında 'Mukaddes toprakların Portekizlilere karşı ilk müdafaası' ana başlığıyla tarih severlere ulaşan Yedikıta, dolu içeriğiyle herkese hitap ediyor. 
Osmanlı'nın hakimiyeti henüz oralara ulaşmamışken, Selman Reis'in gayretleri ile Kızıldeniz'i ve akabinde Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere'yi hedef alan Portekizlilere karşı verilen mücadele Prof. Dr. İdris Bostan'ın ifadeleriyle okuyucuya ulaşıyor.
Geçmişten günümüze Maveraünnehir.. İlgimi çeken başlıklar arasında. Maveraünnehir'in mazisine kısa bir yolculuk sayılacak bu bölüm; Maveraünnehir'de kimler yetişmiş, nasıl yaşamışlar suallerine cevap arıyor. 
2. Abdülhamit ve Yıldız istihbaratı, Mescid-i Haram’da Osmanlı Revakları, Osmanlı Toprakları gibi diğer konular da ilgiyle okunacak başlıklar arasında. Berceste kısmında yer alan vecize insanı kendiyle hesaplaşmaya götürüyor: 'Çok hizmet etmiştir "Etmedim" diyen' Behcet (Ahmed)

Daha fazlası dergide ve https://yedikita.com.tr adresinde.

Haziran sayısında 'Mukaddes toprakların Portekizlilere karşı ilk müdafaası' ana başlığıyla tarih severlere ulaşan Yedikıta, dolu ...

Bayramdan Sonra


'Nerede o eski bayramlar' diye sitem eden mahallenin büyükleri birer birer aramızdan ayrılırken bizler eski bayramlara özlem duymaya başlıyoruz. 'Nerede o eski bayramlar' galatının kulaklarımızdaki aksi dilimizde yeniden hayat buluyor. Bayram günleri yaklaştıkça artan heyecanımız bayram biterken yerini özleme bırakıyor. 

Eski bayramlara özlemi ilk olarak bayram namazı vaktinde hissediyorum. Son birkaç bayramda camiye bir başıma yöneliyorum. Yol arkadaşım ile gurbet ile vuslat arasında ayrı diyarlardayız. Halbuki evden çıktığım anda 'Hadi geç kalacağız.' diye karşıdan gelen sesi kulaklarımda tazeliğini koruyor.
Namaz sonrası bayram kahvaltısı buruk başlıyor. Komşulardan İsmail dayının, 'büyüksüz ev eksik olur' sözünü düşünürken büyüksüz ilk bayramın hüznü yüreklerime doluyor. Hakikaten eksik oluyormuş büyüksüz ev, özellikle de bayram günleri. Her bayram geleni gideni eksik olmayan, mahallelinin bayramlarda ilk adresi olan evimiz kocaman bir sessizliğin ortasında şimdi. Öyle ki, sokak bile sükuta boğulmuş gibi hissediyorum.
Burukluğumu bir yana bırakıp bayram tebriği için yola düşüyorum. Uzak yakın arkadaşlar, akrabalar, komşular... Bugün bayramlaşma günüdür. Adımlarımın gittiği evlerde şekerler eski zamanlara göre daha lüks, ikramlar daha fazla. Ancak şekerler eski sıcaklığını yitirmiş, ikramlar samimiyetten uzak. Belki de bana öyle geliyor. Bir de içimizi ısıtan çayların yerini meşrubat gurubu(kola, fanta, gazoz vs.) kapmış gibi. Esasen samimiyetin yokluğunu bu durumdan anlıyorum.
Uzaktaki eş, dost, akrabaya telefonlar ediyoruz, mesajlar gönderiyoruz. İyi dilek temennileriyle süslü kelimeler yüreğimizden süzülüp karşı tarafa ulaşıyor. 

Her neyse... Bir bayram daha geride kalırken, eski bayramlar daha güzeldi düşüncesinden kendini alamıyorum. Esasında eski bayramlar değil güzel olan. Bu cümlenin esası 'Eskiden daha güzeldi bayramlar.' şeklinde olmalı.  Bayramlarda değişen çok şey olmasa da zaman değiştikçe eski güzellikleri fark edemiyoruz.
Belki çocukluğumuzdan biraz daha uzaklaştığımız için, belki bayramlarda şekere doyduğumuz için eski bayramlar daha hoş geliyor bize. Her geçen gün hayat meşgalesi içine daha fazla dalarak çocukluğumuzun saflığını kaybettiğimiz için samimiyetini, dolayısıyla güzelliğini yitiriyor bayramlar.
Hasılı, sormak lazım okuyucuya; Bayram çocuklara mı güzel, yoksa çocukken mi güzeldi? 

' Nerede o eski bayramlar ' diye sitem eden mahallenin büyükleri birer birer aramızdan ayrılırken bizler eski bayramlara özlem d...

Bayram...


Yer gök bayram diyor bu sabah! Takvimler bayramı işaret ediyor. Her bayram sabahı ulvi bir sükunet doluyor yüreğime. Nerede o eski bayramlar! diye sitemlerimiz her bayram artıyor olsa da bayramlar hala güzel.
Bayram deyince çok şeyler geliyor aklımıza: şekerler, baklavalar, bayramlıklar, eş-dost-akrabalar vs. Bunlara ilaveten bir de Abdürrahim Karakoç'un Bayramlar Bayram Ola şiiri gelir aklıma. Sebebini anlayamadığım bir şekilde bu şiiri düşünürüm ne hikmetse. 
Aşağıya şiirden birkaç dize bırakıyorum. 
Bu vesileyle bayramınızı tebrik eder, hayırlı bayramlar dilerim. 

Alem-i İslam'a rahmet su gibi
Aksın bayram olsun bayramlarınız.
Evleriniz cennet kokusu gibi
Koksun bayram olsun bayramlarınız.
Uygur Kazak Kırgız Azeri'nizden
Gitmesin gardaşlık nazarınızdan
Zalimler zulmünü üzerinizden
Çeksin bayram olsun bayramlarınız.
Haksızlık almasın Hak'kın yerini
Aşsın boyunuzdan aşkın derini
Kimi gözyaşını kimi terini
Döksün bayram olsun bayramlarınız.
Kök bir dallar ayrı ki İslam bir gül
Afganistan bir gül Türkistan bir gül
Vahdet bahçesine her insan bir gül
Diksin bayram olsun bayramlarınız.
Mağdurlar mazlumlar ersin felaha
Vuslata varanlar varsın bir daha
İrfan tohumunu gece sabaha
Eksin bayram olsun bayramlarınız.
Kandır zalimlerin zulüm çiçeği
Öldürür cehalet ölüm çiçeği
Gençler yakasına ilim çiçeği
Taksın bayram olsun bayramlarınız.
Hazreti Resul'ün nurlu katına
Gitmek isteyenler binsin atına
Küfrün saltanatı yerin altına
Çöksün bayram olsun bayramlarınız.
Ne makam ne para olamaz ölçek
Kurtuluş İslam'da vallahi gerçek
Bu mübarek sevda bizleri tek tek
Yaksın bayram olsun bayramlarınız.

Abdurrahim Karakoç


Yer gök bayram diyor bu sabah! Takvimler bayramı işaret ediyor. Her bayram sabahı ulvi bir sükunet doluyor yüreğime. Nerede o eski bayram...

Mayıs Ayında Neler Okudum? 2019



Mayıs ayı okumalarıma geçmeden önce kitap alışverişimden bahsedeyim. Kidega.com üzerinden yaptığım alışverişte siparişim 50 tl üzerinde olduğu için kitap hediye ettiler. Sundukları 5 kitap arasından İçimizdeki Şeytan kitabını seçtim. Gene aynı alışverişte enpara kartımı kullandığım için 10 tl indirim kazandım. Bu indirimi de her ayın beşi gibi hesaba iade ediyorlar. Kampanya birkaç ay devam edecekmiş. Siz kıymetli okuyuculara bilgi vermek istedim. 

Şimdi gelelim Mayıs'ta okuduklarıma.

Müslüman Psikologların Çıkmazı

İsmiyle ilgi ve merak uyandıran bir kitap: Müslüman Psikologların Çıkmazı. Mayıs ayı okumalarımda ilk sırada yer aldı. Batı ve İslam ekseninde psikoloji ekollerini tartışıyor. Psikolojiye ilgi duyanların okumasını tavsiye ederim. Kitapla ilgili detaylı bilgi Tavsiye Kitap: Müslüman Psikologların Çıkmazı(11) adresinde mevcut.

Ülker Fırtınası - Safiye Erol

Az bilinen Cumhuriyet dönemi yazarlarından biri Safiye Erol. Güzel üslubu ile aşk, insan, musiki etrafında Cumhuriyet dönemi çatışmalarını ele alıyor. Kitap hakkında daha fazlası için Ülker Fırtınası - Safiye Erol I KitapYorum(23) linkine tıklayın.

Yetenekli Çocuğun Dramı - Alice Miller

Alice Miller çocukluk dönemi bastırılan duygular üzerine çalışan bir terapist. Yetenekli Çocuğun Dramı’nda çocukluk dönemi yeteneklerinden olan duyguların bastırılmak suretiye yok oluşunu anlatıyor. Detaylar, Yetenekli Çocuğun Dramı - Alice Miller I KitapYorum(24) adresinde.

Tarla Kuşunun Sesi - Mustafa Kutlu

Tarla Kuşunun Sesi kitabında Kutlu, toprağı, vatanı, aşkı, maziyle atiyi harmanlıyor. Yaylaları, köyleri, küçük kasabalarda geçen hayatları usta bir dille, doğal akışını bozmadan anlatıyor. Severek okuduğum, notlar aldığım bir hikaye oldu. Kitap hakkında yorumum Tarla Kuşunun Sesi - Mustafa Kutlu I KitapYorum(25) adresinde.

Kendini Bulmak - İmam Gazali

Mayıs ayında bitirdiğim son kitap. Hüccetül İslam İmam Gazali’nin Kendini Bulmak kitabı. Gazali kendini bilen Ragbini bilir hadisi şerifi ışığında kendini tanımanın ehemmiyetini anlatıyor. Kendini tanımak, Dünyayı tanımak, Allah’ı tanımak gibi bölümlerin yer aldığı kitap kendini bulma yolculuğunda faydalı bir rehber olabilir. 

Mayıs ayı okumalarıma geçmeden önce kitap alışverişimden bahsedeyim. Kidega.com üzerinden yaptığım alışverişte siparişim 50 tl üzer...

Beni Korkutan Ne? Heidi Howarth


Beni Korkutan Ne?
Heidi Howarth (Yazar)
Daniel Howarth (Çizer)
Ekrem Emre Sezer(Çevirmen)
Tübitak Yayınları

Zaman zaman çocuklar için faydalı olacağını düşündüğüm kitaplar hakkında da paylaşım yapacağım blogda. Oğlumun sevgiyle ve ilgiyle takip ettiği kitaplardan biri olan Beni Korkutan Ne? bu minvalde bir paylaşım. Kapağında 6+ yaş üzeri için tavsiye edilse de, kitap 4 yaşına yaklaşan oğlumun gayet ilgisini çekti. 

Arka kapak yazısında şu şekilde tanıtılıyor kitap: 'Güçlü cesur ve korkusuz... Leopar denince akla İşte bunlar gelir. Peki ya birazcık korkak bir leopar olsaydınız Tıpkı Minik Leopar gibi...
O bu kitapta korkmanın bir zayıflık değil güvende olmayı sağlayan bir duygu olduğunu ve anne babasının da her zaman her konuda düşündüğü kadar güçlü cesur ve korkusuz olmadığını öğreniyor. Minik Leopar'ın korkularına dair neler keşfettiğini görmek için siz de ona katılın.'


Tübitak Yayınlarından çıkan Beni Korkutan Ne?, çocuklarda sıklıkla görülen korkuları ele alıyor. Temel duygulardan biri olan korku duygusunu minik leoparın yaşadıklarından hareketle okuyucuya sunan kitap, çocukların korku duygusunu anlamasını kolaylaştıracak türden. Başarı-başarısızlık, cesaret-korku gibi özelliklerin artmaya başladığı 6- yaş döneminin bu çatışmalarını çocuğunuza aktarmak için ideal bir kitap. Aynı zamanda abi/abla - kardeş atışmaları da var kitapta. 

Beni Korkutan Ne? Heidi Howarth (Yazar) Daniel Howarth (Çizer) Ekrem Emre Sezer(Çevirmen) Tübitak Yayınları Zaman zaman çocuk...